Ahmed Arif - Hasretinden Prangalar Eskittim Şiirinin Hikayesi
Ahmed Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim”i, zindan karanlığında bile sönmeyen bir memleket ve aşk direnişinin, onurlu yalnızlığın ve hasretin çelikten bir manifestosudur.

Şiirler, yasaklı olduğu dönemde elden ele, gizlice dolaşan, bazen bir sigara kağıdına, bazen de bir mektup zarfına sığdırılmış nüshalardan derlenmiştir. Ahmed Arif’in yoldaşlarına ve sevgilisine yazdığı mektupların ruhunu taşır.
Ahmed Arif...
O, ne salon şairi ne de Beyoğlu’nun zarif melankolisinin adamıydı. O, Anadolu’nun, toprağın ve zindanların ta kendisiydi. Fikirleri, 'guvva'nın ruhunu taşıyan, ezilenin, yoksulun sesi olan bir isyankârdı.
Şiirlerinin doğuşu, bizzat yaşadığı acı, çile ve hasretle mühürlenmiştir. Şair, 1950’li yılların baskıcı ortamında, siyasi düşünceleri yüzünden defalarca tutuklandı. Uzun, soğuk ve karanlık zindan yılları yaşadı. Ama onu ayakta tutan iki şey vardı: Memleket sevdası ve yüreğini yakan bir kadın sevdası.
“Hasretinden Prangalar Eskittim” şiiri, sadece bir sevgiliye yazılmış bir aşk mektubu değil; o prangaların simgelediği tutsaklıkta dahi bitmeyen, tükenmeyen bir yaşama ve kavuşma direncidir. Pranga, bir demir kelepçedir. Şair, o demirin bile hasretin şiddetinden aşınıp eskidiğini söyler. Bu ne bir abartı, ne de bir süstür; bu, çekilen çilenin ve özlemin matematiksel olmayan, derin bir vicdani ölçüsüdür.
"Karanlıkta çıplak bir kadın bile yok / Çıplak bir kadın bile yok ki... / Ben bir dağ başı yalnızlığı yaşıyorum"
Gözlerinde kar var, dilinde isyan... Şiir, yoksul halk çocuklarının makûs talihini, demir kapıların ardındaki onurlu direnişi haykırır. Bugün, Cahit Sıtkı’ya inat yetmiş sene yaşatılanlar, o prangaların nasıl bir hasretten eskidiğini idrak edebilir mi? Sanmıyoruz. Zira artık "kinin" bile yerini asalak çıkarlar almıştır. Ahmed Arif’in sesi, o tozlu raflardan yükselerek, namuslu duruşun son sözü olmaya devam edecektir.




