Aşk-ı Vaveyla / Ayten
Kayhan, eşinin ölümünden doğan derin acısını şiir ve yazıya dönüştürerek hem yasını yaşar hem de kelimeler aracılığıyla sevgisini ve hatırasını ölümün ötesine taşır.

Gece yarısını çoktan geçmişti. Gecenin karanlığı odaya çökmüş, odanın soğukluğunu iyice artırmıştı. Soğuktan masasını ve sandalyesini kaloriferin dibine kadar çekmiş olan Kayhan; çalışma masasının başında, dumanı tüten ince belli çay bardağını, çayın sıcaklığını bütün vücudunda hissetmek istercesine elinin içinde sıkıca tutuyordu. Masanın üzerinde, küllüğün yanında kapağı henüz matbaa kokan bir kitap duruyordu: Ayten.
Kayhan bir ressam değildi ama onun tuvali kâğıtlar, fırçası ise gecenin sessizliğinde fısıldayan kalemlerdi. Kelimeler; ömrü boyunca kaçtığı ya da sığındığı tek limandı. Ancak bu kez yazmak bir tercih değil, bir hayatta kalma refleksine dönüşmüştü. Bu kitap; toprağın soğukluğuna teslim ettiği, yokluğuyla evdeki her eşyayı birer yabancıya dönüştüren eşi Ayten’in ardından yükselen o dindiremediği sessiz çığlığın, o içsel vaveylanın tezahürüydü.
Ölümün ardından geçen o uzun, sessiz aylarda ruhunda kopan feryadı ne yapacağını bilememiş ve sonunda her bir çığlığı bir cümleye, her bir sızıyı bir şiire dönüştürmüştü. Binlerce şiir yazmış, pek çoğunu işte bu kitapta toplamıştı. Aşk, onun için artık tatlı bir hatıra değil; göğsünün tam ortasını yırtarak dışarı çıkmak için çırpınan bir vaveylaydı. Ve o, bu vaveylayı kalbinden çıkartmış, bir kitaba nakletmiş, orada hapsetmişti.
Ayten gideli üç yıl olmuştu. İnsanlar ona zamanın her şeyin ilacı olduğunu, hayatın devam ettiğini söyler dururdu. Aslında o da bunu biliyordu: Gün gelecek, ölüm acısı yerini güzel hatıralara bırakacaktı. Hayatın sürdürülebilmesi için mutlak koşul da buydu. Aksi takdirde hayat yaşanılır olmaktan çıkar, her an ölümü bekleyenlerin, yaşayan ölülerin mekânı olurdu.
Ama henüz Kayhan için zaman o zaman değildi. Hayatı tekrardan normaliyle yaşayabileceği günler gelmiş değildi. İyileşmemişti; aksine, bunaltıları daha da katlanılmaz olmuştu. O günlerde genelde hep ölüm yazıyordu. Etrafındakiler haklı olarak “Kayhan, bunalımdasın,” diyor ve teselli sözcükleriyle dolu çözümler önermeye çalışıyorlardı. O ise bu samimi yaklaşımlara şu cevabı veriyordu: “Bugüne kadar pek çok bunalım yaşadım. Ayten’im ölmüş, bırakın onun için de bunalayım.”
Dışarıdan bakıldığında ise hayatını sürdüren, çayını içen, sokakta köpeğini gezdiren dingin bir adamdı. Oysa içindeki o fırtına, o içsel vaveyla tek bir an bile susmamıştı. Her gün köpeği Köpük ile yürüyüşe çıktığında, mahalle arasındaki ahşap sandalyeli çay ocağında tanıdıklarla birkaç kelam ediyor; çay içerken düşünüyor, anlık duygularıyla zihninde şiirler ve hikâyeler yazıyordu. Sonrasında onları değiştirmeden klavyede sabitliyordu. Çünkü o yazılar, o şiirler onun o anını ve o anın duygularını yansıtıyordu.
Ah ölüm! Ayrılığa hiç benzemiyordu. Ayrılıkta bir ihtimal, bir gün bir sokak başında karşılaşma umudu kalırdı gölgede. Ölümse nihai, geri dönüşü olmayan bir sessizlikti. Ayten gittikten sonra evdeki sessizlik o kadar ağırlaşmıştı ki Kayhan duvarların üzerine çökeceğinden korkar olmuştu. Bu sessizliğe karşı kendi kelimeleriyle isyan etmiş; Ayten ile geçirdiği bir ömrü, ondan öğrendiği kahkahaları, gözlerindeki o derin huzuru, kişiliğindeki güven ve sadakat duygusunu ve ardında kalan o devasa boşluğu satır satır kâğıtlara dökmüştü.
Fakat bu sükûnet, kabuk bağlamış bir yaranın altındaki iltihap gibiydi. Dışarıdaki o sakin adamın göğüs kafesinde fırtınalar koparan devasa bir vaveyla yankılanıyordu.
Aradan aylar geçti. Kitap raflardaki yerini aldı. Kayhan, kitabın satıp satmadığıyla ya da kimin okuduğuyla ilgilenmiyordu; o sadece içindeki çığlığı dışarı salmış ve bir nebze nefes alabilmişti.
Bir kasım akşamüstü, yağmur usul usul şehri yıkarken Şişli’de, tavanından eski kâğıt kokusu sızan küçük bir sahaf dükkânına gitti ve kuytu bir köşeye çekildi. Ahşap masada çayını yudumlarken kapının üzerindeki pirinç çan çaldı. İçeriye ıslanmış paltosunu silkeleyen genç bir kadın girdi.
Kadın rafların arasında öylesine gezinirken yeni gelenler sehpasının üzerinde duran sade kapağıyla Ayten’e takıldı. Kitabı eline aldı, arka kapağına bakmadan köşedeki yıpranmış berjere oturdu ve ilk sayfayı açtı. Kayhan, köşedeki gölgenin içinden kendi acısının bir başkasının ellerinde nasıl biçim aldığını, zihninde nasıl yankılandığını sessizce izlemeye başladı.
Genç kadın sayfaları çevirdikçe gözyaşlarını tutamıyordu. Çünkü kitapta anlatılan sadece ölüm değil, gidenin arkasından tutulan o en katıksız, en dürüst yastı. Bu kitap aslında bir vefa kitabıydı. Kayhan’ın Ayten’e yazdığı her bir şiir, okuyanın da kendi kalbinde gömülü acılara dokunuyordu. Sayfalar devrildikçe kadının omuzları çökmeye, nefesi düzensizleşmeye başladı. Kayhan’ın yazdıkları süslü kurgular değil; kaybetmenin, birini göz göre göre sonsuzluğa uğurlamanın en samimi vedasıydı. Genç kadın, kitabın arka kapağındaki şu satırlarda uzun süre takılı kaldı: “vefa borcu nasıl ödenir, bileniniz var mı? Bir kamyon gül yaprağı serpsek toprağına… Binlerce fidan diksek… Ödenebilir mi? Bir kitap yazmışım ‘V’si etmez vefanın.”
Kadın kitabı yavaşça göğsüne bastırdı. Gözlerinden süzülen tek bir damla yaş, kitabın beyaz kapağına düştü. Tezgahın arkasında eski bir kitapla uğraşan yaşlı sahafa döndü, sesi titreyerek: “Bir insan…” dedi. “Bir insan birini bu kadar derin sevebilir mi gerçekten? Ölüm bile söküp atamamış bu sevgiyi. Yazar içindeki o çığlığı öyle bir dökmüş ki sanki kaybettiği kadın hâlâ bu sayfaların arasında nefes alıyor; elimi uzatsam dokunacağım…”
Köşedeki masada oturan Kayhan’ın da gözlerinden birer damla yaş süzüldü. Panikle gözlerini sildi ve bardağındaki son yudumu içti. Gözleri pencereden süzülen yağmur damlalarına takıldı. İçindeki o yıllardır süren, kaburgalarını zorlayan uğultu ilk kez bu kadar sakinleşmiş; içinin derinliklerinde Ayten’in sesini fısıltı hâlinde yeniden duymuştu.
Evet, Ayten artık yoktu ve geri gelmeyecekti; toprak onu bağrına almıştı. Ama içindeki o devasa vaveyla, artık sadece kendisinin taşıdığı ağır bir yük olmaktan çıkmış, bir başkasının kalbinde yankılanan bir devaya dönüşmüştü.
Sessizce yerinden kalktı. Kadının yanından geçerken hafifçe başıyla selam verdi, gülümsedi ve sahafın kapısından çıkıp yağmurlu sokağa karıştı. Artık kimsesiz değildi. Kelimeler ölümü yenmişti.
Kadının içinden söylediği şu sözleri duymuş gibiydi: “Çığlığını duydum Kayhan. Kitabın her sayfasında ben de haykırdım.”
Bu sözler Kayhan’ın bunaltılarına gerçek bir teselli olmuştu.





