Otuz İki Zulüm, Yedi Gülüş
Geçmişin yaraları, kayıplar, inatçı bağlılıklar ve hayata karşı sarsak ama dirençli bir yürüyüşün şiirsel ve kırık bir iç dökümü olarak özetlenebilir.

0:00 / 1:59
gelinliksiz ve gömleksiz kalmış çiçeğin dalları aynadan yalpalaya yalpalaya giderken
sözün ağrısı
su gibi,
dün gibi,
boğulma nedeniyle aynı gecenin,
gün gibi!
burası ışığın solu,
ben mutlaka uyurum,
sen de onu rahat solu.
dün artık
otuz iki zulüm,
yedi gülüş!
hırkasını alamadık sokakların,
üstelik bomboş üşüttüğümüz.
gönderilmeliydiniz,
ceplerinizdeki tokalara
ve oyun bozan rüzgârlara emanet!
her kaldığı yere bela oldu emsalsiz inadınız!
bana kanser olan yıldızlardan bahsettirdin sonra
beni veremin ölünerek değil gülünerek atlatılacağına inandırdın.
eğer sana dokunabilseydim,
cinler canını kanınla hırpalardı,
sorma artık annemin adını!
bana sonu virgülsüz yaşamlar dilemeyi öğretemedim sana,
sen de duraklayacaksın
hükümetlerin bir anda dağılışı gibi,
değiştirdik alnımızdaki izleri.
birbirimizi fırlattılar,
bizi takip ettiler,
kınayla kundakladılar.
hey hat!
ey hayat!
akıbetimiz bize eski bir mektup okutacak,
bir zarf bağladım ki bileklerine,
hücrenin sonuna kadar o solgun kızın yüzü her geçen gün aydınlanacak.
salkım saçak kaçacaksın kavgalardan,
salkım saçak yollar.
bilir misin?
bilirsin.
en az kendin,
en çok benim kadar.
hırsızdır bavullar hep,
bizi sevdiklerimizden en sevdiklerimize çala çala kaçıran.
merak etmeyiniz.
ankakuşunun rahmindedir bizim evimiz,
yine gümbürtünün kira gününü bekleriz.






