Beyanlar

Enkaz Altındaki Bisiklet

Savaş ve depremle yıkılan şehirlerin arasında, bir babanın sandığında saklı aşkın ve enkazdan çıkan bir bisikletin taşıdığı hatıralarla sevdanın ve umudun yıkılamayacağını anlatan dokunaklı bir hikâye.
Enkaz Altındaki Bisiklet

Savaşın parçaladığı şehirler, depremden sonra sessizliğe gömülen sokaklara benzer. Gürültüyle başlayan felaket, en sonunda derin bir suskunluk bırakır geride. O sessizlikte ne sirenler kalır ne bağırışlar… Sadece rüzgârın, kırık camlara sürtünen uğultusu. İnsan o an anlar; yıkılan yalnızca taş ve beton değildir. Yıkılan, insanın içindeki evdir.

Her deprem haberinde, her savaş görüntüsünde babamın hikâyesi düşer aklıma. Televizyonda bir enkaz gördüğümde kalbim göğsümün içinde eski bir kapı gibi gıcırdar. Çünkü ben, yıkıntılarla büyümüş bir çocuğum. Babamın anlattıklarıyla, yarım kalmış cümleleriyle, sustukça derinleşen bakışlarıyla.

Babam savaş görmüş bir adamdı. Savaşı anlatırken sesi alçalır, kelimelerinin arasına kum dolardı sanki. Libya derdi bazen, Edirne derdi bazen. İki şehir arasında bir köprü kurardı. O köprünün üstünden yürüyen hep gençliğiydi.

“Şehirler yıkılır oğlum,” derdi, “ama insanın içindeki sevda kolay yıkılmaz.”

O zamanlar anlamazdım.

Ta ki bir gün, enkazın altından çıkan eski bir bisikletle karşılaşana kadar.


Çocukluğum Edirne’nin dar sokaklarında geçti. Taş evlerin gölgeleri öğleden sonra uzar, akşamları bütün mahalle aynı sofrada buluşur gibi olurdu. Babam demirciydi. Demirin ateşle konuştuğu küçük bir dükkânı vardı. Çekiç sesleri benim ninnimdi.

Dükkânın bir köşesinde, kimsenin dokunmasına izin vermediği eski bir sandık dururdu. Ahşabı koyu kahverengiydi. Kilidi paslıydı ama anahtarı hep babamın cebindeydi.

“O sandık ne baba?” diye sorduğumda,

“Geçmiş,” derdi.

“Ne var içinde?”

“Kalbim.”

Gülüp geçerdi.

Ben o sandığa hep “Aşk Sandığı” derdim içimden. Çünkü babam sandığı her açtığında gözleri yumuşardı. İçinden sararmış mektuplar, eski fotoğraflar, bir kadın mendili, bir de solmuş bir bisiklet zili çıkardı.

O zil, dükkânın sessizliğinde çınladığında babam başka birine dönüşürdü.


Yıllar sonra deprem oldu.

Şehir bir gecede dizlerinin üstüne çöktü.

Evler çöktü, duvarlar yarıldı, hayatlarımızın içi dışına döküldü. O sabah uyandığımda mahallemiz tanınmaz haldeydi. Toz gökyüzünü kaplamış, güneş bile utanıp saklanmış gibiydi.

Koştum. İnsanlar bağırıyordu. Birileri isimler sayıyordu. Birileri dua ediyordu.

O an babamın gençliğini düşündüm. Onun anlattığı savaş sokaklarıyla bu sokaklar birbirine karıştı zihnimde. Aynı koku vardı: yanık, toz ve çaresizlik.

Enkaz kaldırma çalışmalarında gönüllü oldum. Taş taşıdım, su dağıttım, çocukları teselli etmeye çalıştım. Her kaldırılan beton parçasının altından bir hikâye çıkıyordu.

Bir oyuncak bebek. Bir saat. Bir fotoğraf albümü.

Sonra bir gün, kürekle molozları iterken metal bir şeye çarptım.

Tak.

Tozu üfledim.

Bir bisikletin gidonu göründü.


Eski, paslı bir bisikletti.

Tekerleri yamulmuş, selesi yırtılmıştı. Zinciri neredeyse toprağa gömülmüştü. Ama zil hâlâ yerindeydi.

Dokundum.

Çınn…

Aynı ses.

Babamın sandığındaki zil gibi.

O an içimde bir kapı açıldı. Sanki yıllar öncesinden biri “buldun” dedi.

Bisikleti enkazdan çıkardım. Kimse sahiplenmedi. Sahipsiz eşyalar yığınında durmasına gönlüm razı gelmedi. Eve götürdüm.

Babam kapıda görünce dondu.

Elindeki çay bardağı titredi.

“Bunu nereden buldun?” dedi.

“Enkazdan.”

Uzun süre konuşmadı. Sonra sandığın anahtarını cebinden çıkardı.

“Vakti geldi,” dedi.


Sandığı ilk kez o gün tamamen açtım.

Mektuplar, fotoğraflar, bir genç kızın siyah beyaz gülüşü… Bir de başka bir zil. Benim bulduğumla tıpatıp aynı.

Babam sandığın başına oturdu.

“Bu bisiklet,” dedi, “benim gençliğim.”

Ve anlatmaya başladı.


Libya.

Sıcak, toz, kum ve savaş.

Genç bir askerken gönderilmiş oraya. Edirne’nin serinliğinden çıkıp çölün ortasına düşmüş. Günlerce gökyüzü bile aynı renkte kalırmış.

“İnsan renkleri özlüyor,” dedi. “Yeşili, maviyi… hatta yağmuru.”

Orada bir hemşireyle tanışmış: Elif.

Yaralı askerlere pansuman yaparken görmüş ilk. Elif’in sesi su gibiydi, demiş. Çölün ortasında bir dere.

Konuşmuşlar.

Gülmüşler.

Savaşın ortasında küçük bir dünya kurmuşlar kendilerine.

Ama cephe uzaktaymış. Telefon yok. Yol yok. Sadece mesafe.

Babam eski bir bisiklet bulmuş hurdalıktan. Lastikleri yamalı, freni tutmayan bir şey. Ama o bisikletle kilometrelerce yol gidermiş.

Sırf Elif’e mektup götürmek için.

“Postacı gibiydim,” dedi. “Ama aslında kalbimi taşıyordum.”

Her çizik bir düşüşün iziymiş. Her pas bir bekleyiş.

“Bir gün dönmek için sakladım,” dedi. “Ama dönemeden savaş bitti.”

Elif kaybolmuş.

Şehir dağılmış.

Babam yalnız dönmüş.

Yanında sadece zil ve mektuplar.


Ben dinlerken, enkazdan bulduğum bisiklete baktım.

“Bu da birinin hikâyesi,” dedim.

Babam başını salladı.

“Hikâyeler kaybolmaz,” dedi. “Eşyalar saklar.”


O gece karar verdim.

Bisikleti tamir edecektim.

Sadece bir eşya değil, bir hatıra gibi.

Günlerce uğraştım. Zinciri temizledim. Lastikleri değiştirdim. Pası zımparaladım. Selesini diktim. Her dokunuşta babamın gençliğine dokunuyormuşum gibi hissettim.

Bisiklet ayağa kalktığında sanki nefes aldı.

İlk sürüşümde rüzgâr yüzüme çarptı. Çocukluğum gibi kokuyordu.

O an anladım: Bazı şeyler yürümek için değil, hatırlamak için sürülür.


Depremzedeler için gönüllü olarak mektup taşıma işi başladığında kimse yapmak istemedi. Çadır kentler dağınıktı. Yaşlılar akrabalarına haber göndermek istiyordu.

Ben bisikletle giderim dedim.

Babam gülümsedi.

“Postacı oğlum,” dedi.


Her gün onlarca mektup taşıdım.

Bir anne kızına. Bir çocuk babasına. Bir kadın kayıp kocasına.

Bisikletin sepeti umut doluydu.

Yollar tozluydu ama kalbim hafifti.

Sanki babamın yarım kalan hikâyesini tamamlıyordum.

Bir gün küçük bir kız bana mektup verdi.

“Abime,” dedi. “Başka şehirde.”

Zarfın üstüne titrek harflerle yazmıştı: “Gel, evimiz yıkıldı ama ben buradayım.”

O cümle içime kazındı.

Ev yıkılır ama insan kalır.

Aşk kalır.


Akşamları babamla oturup konuşurduk. O Libya’yı anlatırdı, ben depremi.

İki felaket birbirine karışırdı.

Sonra bir gün sandığı bana uzattı.

“Artık senin,” dedi.

“Ben ne yapacağım bununla?”

“Doldur.”


O günden sonra sandığın içine mektuplar koymaya başladım. İnsanların umutlarını, teşekkür notlarını, fotoğraflarını.

Sandık ağırlaştıkça kalbim hafifledi.

Anladım ki sandık sadece babamın değil, bütün kayıpların sandığıydı.


Bir sabah yine bisikletle yola çıktım.

Güneş doğuyordu.

Yıkıntıların arasından geçerken kuşlar konmaya başlamıştı molozlara. Hayat utanmadan geri geliyordu.

Bisikletin ziline bastım.

Çınn…

O ses babamın gençliğini, Elif’i, Edirne’yi, Libya’yı, depremi, beni… hepsini birbirine bağladı.

Sanki dünya kocaman bir sandıktı ve biz içindeki mektuplardık.

Kırılgan ama umutlu.


Şimdi biliyorum.

Savaş da deprem de şehirleri yıkar.

Ama insanın içindeki sevdayı yıkamaz.

Bazen bir sandık saklar aşkı. Bazen bir bisiklet taşır.

Ve biz, o hatıraların üzerinde pedallayarak yol alırız.

Çünkü bazı yolculuklar varmak için değil, unutmamak içindir.

Ben hâlâ sürüyorum.

Her zil sesinde babama selam göndererek.

Her pedalda kayıplara bir dua ederek.

Ve biliyorum…

Aşk mutlaka kendine saklanacak bir yer bulur.

Bazen bir sandıkta. Bazen enkaz altından çıkan paslı bir bisiklette.

Ama mutlaka bulur.

İlginizi Çekebilir

Yorumlar

0/5000

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!