Kadransız Saat
Geçmişinin ağır travmalarıyla yüzleşen bir kadın, kızının bıraktığı umutla hayata tutunmayı seçer.

Lambamı güneş yakardı. Ben sönerdim. Hatıralardan eşik atlatana dek gıcırtılı gelirdi tüm kapılarım. Bana hep hüznün öfkesinden seslenen kusurlarım kalırdı. Aynaların önünden geçtikçe yaşlandım. Ne gereksiz eşya bu böyle. Kaldırıp fırlatacak gibi olsam, elim gençliğimin sızısından korkar, kanım kemiğimi keserdi. Beyaz renkli, dantel şeklindeki yine de çirkin o yanılgıya beni sattıklarında on dört yaşındaydım. Anlatırken bile kendimden çok anneme ve anneliğime ağlayacağım. Zaten tek derdi başkaları olan yalnızlığımdan geriye bu çizgiler kalmışken…Günler geçtikçe, ölümün kaldırımlarıma ne kadar yakın olduğumu hissediyordum. Son kararlarımı salise salise düşündükçe, dans eden gün ışığı ve ben…Sonra bir ben daha…Bir ben daha. Yaşam kadar ben. Rüzgâr, heykel gibi olacak bedenime değene dek yazmak istiyorum. Öyle yorgun öğrendim alfabemi. Tüm bunları baştan anlamak,baştan anlatmak ve de en önemlisi yeniden gözlerimi harf harf kanatmak; giden yıllarımı, heveslerimi unutturmaya çalıştıkça tekrar bileklerimin sızısına kadar o saati takmak çılgınlık değil de ne ki? Çok az vaktim var sevgili okuyucu, bilmiyorsun. Mutlu olmak için tek bir günüm var. O zaman dolmadan önce bu saati çaresizliğime fırlatmamak için sahibine teslim etmek zorundayım. Evet, on dört yaşındaydım. Göz bebeğimin önünde yetişkinlik damla damla dudaklarımı ıslatmıştı. İlmek ilmek hayatımın ellerimden alındığını, kaç iğneyi nefesime batırarak tanrıya yaklaştığımı özümsediğim o gün ve gecesi…Bu cümleleri silmeli miyim?
Liseye hiç başlayamamıştım. Şimdi adını bile anmak istemediğim o bahtsız taşranın diliydi sus kelimesi. Saatlerce yürürdüm oysa ilkokul ve ortaokul hayatımda. Bir tane defterim vardı ve sadece bir kalemim. Hayatım çalınmadan önce ben de arkadaşımdan umut çalmıştım. İki sayısını onun sayesinde öğrendim. O, önce ressam, sonra evli ve ressam, sonra çocuklarını okutmaya çalışan ev hanımı oldu. Çaldığım umudun üzerine yazılar yazabiliyordum. Kalemim bitmesin diye ders notlarımdan feragat ederek üstelik. İlk şiirimi annem için yazdım. Ben de onun ilk şiiriydim. Ah! Afedersiniz ilk yarası. Şiir kelimesi bana çoğunlukla yara kelimesiyle eş anlamlı gelir. Annemin bile okuyamadığı sadece bana sakladığım kelimelerin ne olduğunu zamk gibi tüm hücrelerime kanıtladım. Sadece benliklerimle paylaşabiliyorum. Cesaretimi on dört yaşında, bir zorbaya emanet ettiğimden bu yana ‘’şu andan sonrası’’ benim mucizem.
Başka şeyler düşünmek istiyorum. Apartman kapısından çıkan kırmızı montlu çocuğun çakıl taşlarına takılırken babasının onu kurtarışını, cama başını yaslamış gazetesini okumaya çalışan Umut yengeyi, koltukları dolu ve ayakta mecburiyetlerine sabreden otobüsün aksiyonunu. Omuzlarımdaki saçlarımla oynuyorum. Sinirli ve çabuk hareketler ile topuz yapıp, tekrar yüzümün yansımasını bilgisayar ekranında görüyorum. En iyi bildiğim ilk şiirim. Kendini mi öldürecek diye meraklanmayın. Canlıyken sorumluluğumuzda olan rakamları bilir misiniz? Beş sayısını uçurumun kenarında unuttuğumdan bu yana sadece zavallı kızımın soluğunda direniyorum. Aklıma bir fikir geliyor, yıpranıyorum. Acele etmem gerek. Üzerimi değiştirip, bilgisayarımı da yanıma alıp dışarıya çıkıyorum. Deniz kenarına gidiyorum. Hızlı maviyle, öfkeli yeşil ellerimden tutuyor. Bu fırsattan istifade ederek yazdıklarımı tekrar tekrar kontrol ediyorum. Anlatacak eksikliklerim öyle fazla ki .Oysa fazla noksan değil midir? İstanbul Boğazı’nda temaşa eden aç fikirli insanları izliyorum. İçimdeki gülücükle, hıçkırık neden aynı cümleyle başlıyor? Fransız özentisi acılar çekmiş gibi konuşan orta yaşlı bir grup masamın çaprazındaki köşeye geçiyorlar. Bu tabirleri kafelerden biriktirdiğim kitaplardan biliyorum. Konuşmalarına kulak misafiri bile olamıyorum. Yüreğim kaşınıyor, burnum karıncalanıyor. İstanbul çok yaşalara bile sağırsın bazen.
Ellerimi yüzümde gezdirmeyi çok istiyorum. Kovada can çekişen balıklar gibi nefes almaya çalışıyorum. Birkaç gün önce karar vermiştim. Hayır, hayır; bu hatırayı anlatmadan yaşamla barışamayacağım. Etrafıma ve geç kalmamış olma dileğiyle eskimiş ömrüme bakıyorum. Sandalyeye biraz daha yaslanıp, misina gibi gerilecek geçmişimin sabrıyla gözlüğümü düzeltiyorum.
Yıl 1977...Karlı bir gece. Sobanın altında sakladığım kâğıtlara bir yenisini daha ekliyordum. O gece zorba eve geç gelecekti. Arasına deniz kabuklarını saklamak istediğim ciltli ve şömineli bir yaşanmışlığım olsun istiyordum. Her gece bunun hayali içinde kovadan çıkabiliyordum. Aceleyle yazıp, dibinde yaşayıp da hiç göremediğim İstanbul Boğazı’nda yüzmüşcesine… Çok istiyordum. Sevilmek istercesine, sevmeyi öğrenirmişçesine…
İrkildim. Omzumda nefesini hissettim. Kalemin laciverdi kâğıtta, ben de olduğum yerde kalakaldım. Sırtımdan aldığım darbeyle alnımın sobadaki yazısını okumam bir oldu. Yandım. Ama mürekkebim hâlâ ıslaktı. İnattı. Bunun adı kader olamazdı. Yandım. Lapa lapa kar yağdı. Bileklerimdeki çatırtı, kalemimi evin en nazlı köşesine fırlattı. Ben süründüm, ona tekrar dokunmaya, o ise bana fedakarlık yaptığını düşünerek, kızımın ayağının altında bir ileri, bir geri…Ben kırıldım, o yine çatırdamadı. Halının üzerindeki kan izi, sobanın içinden avucuma yükselen alevler, mahalleyi kuşatan sesim, arabanın şoförü, kaybettiğim parmaklarım, haber spikeri…
Sağ elimle tutardım kalemi. Kalbimin olduğu yerin yönünde şimdi. Artık daha cesur olma vakti geldi dercesine. Zorba müebbetin çıraklığında, bense ölümün. Yarın yağmur yağacak ve o bugün hapisten çıkacak. Sakinleşip kızımı görmeye gitmeliyim. Sol elimi kurtarmak için kalbini feda eden kızımı…Kızımı…Kaybettiğim her şey için diyordum sen iyiymişsin öncesinde. Kızımın en mutlu hatırası, giderken bana bıraktığı son gücüymüş. Bunca yıldır ne zaman masamın göğsünde dinlensem, hırkasıyla ısınırım. Yani gün geçtikçe genişlettiğim ömürsüzlüğü ile.
Dibi tutan yemeğin, ocak başındaki telaşlı aşçısı gibi panikle hesabı istiyorum. Garsona ‘’Bıkmadım daha bu hayattan!’’ dercesine bakıyorum. Bisikletten düşen çocuğun ayağa kalkmasının renginde tüm bedellerim, ödüyorum. Çünkü biraz önce kocası eve gelmesin diye saniyelerle cebelleşen kadını alnının ortasından öpüyor ve sonra da uçurumun kenarında bırakıyorum. Kızımın anne diye başlayan, bileğinde sakladığı şiirinden miras bana. Sol eliyle imza gününe gidecek kadının gamzesi ise yanaklarımda. Göz kapaklarımdaki bulutlar çamurlaşıyor. Saati kadranından söküp mermerden özlemime emanet ederek göğsümde solmuş çiçeklerle fuar alanına koşuyorum. Koşuyorum. Saat kaç güzel kızım? Yetişebildiğim tüm kovaları tekmeliyorum.






