Öyle Bir Zamana Düştük
Bu metin, Türkiye'de son elli yılda müzikten günlük yaşama, insan ilişkilerinden toplumsal değerlere kadar birçok alanda yaşanan dönüşümün aslında bir gelişim değil, ahlaki ve kültürel bir yozlaşma olduğunu savunmaktadır.

YOZLAŞMA
Bir toplumun kültürünü öğrenmek istiyorsanız şarkılarına bakmanız yeterlidir. Ülkemizin son elli yıldaki değişimini, ki buna değişim değil de yozlaşma demek daha doğru olur, şarkı sözleri ile gözler önüne serelim mi?
1970’ler “Dün yolda rastladım size/ Sevinçli bir telaş içindeydiniz / Beni görünce neden başınızı öne eğdiniz” diyor şarkı sözü ve “siz” diye seslendiği kişi sevdiği kız.
Yine aynı yıllarda “Sana gelen bana gelsin” diyor türküler.
1980’ler “Hani ıssız bir yolda giderken / Hani bir an korkar ya insan / Hani bir şarkı söyler ya içinden / İşte öyle bir şey” diyerek anlatıyor aşkını ve “Yâr adını desem olmaz / düşer dillere dillere” diyor türküler.
1990’lar “Pencereyi aç / Yatağını hazırla/ Hadi hazırım bak / Yeter ki onursuz olmasın aşk” diyerek aşkın onurunu yatağa indiriveriyoruz ve bir adım daha ileri gidip “Yakalarsam muah muah” deyiveriyoruz. Türküler de payına düşeni alıyor ve “Dam üstünde un eler / tombul tombul memeler” demeye başlıyor.
2000’ler “Bana gelen sana gelsin / Allah belanı versin” diyor şarkılar ve “O şimdi asker canı neler ister/ Uykuda Mevlam beni ona göster” diyerek sahnede dans ediyor şarkıcı. “Kız demedim dul demedim eğlendim / Gide gele bir kötüye bağlandım.” diyor türkü kalıbındaki ezgiler.
2010’lardan sonrasını anlatmaya ya da yazmaya dilimiz dönmüyor artık. Küfrün ve argonun içinde kaybolan yıllardan geçiyoruz gözyaşlarıyla.
“Erkekçe olsun isterim her şey / Dostluk da düşmanlık da” der Ahmed Arif yıllar önce bir şiirinde. Aradan geçen elli altmış yılda hâlâ erkekçe değil dostluklar ve düşmanlıklar. Daha da kötü durumdayız, desem yalan olmaz ve hatta geçmişi mumla arar olduk dostlukta da düşmanlıkta da.
Teknolojinin egemen olduğu bir dönemde sanal ortamlara taşındı ilişkiler. Klavyenin başında meydan okuyoruz düşmana ve yine klavyenin başında duyuruyoruz acımızı, nefretimizi, sevdamızı. Camiden, mezarlıktan, düğünden, iş yerinden, yemek sofrasından görüntüler paylaşıyoruz. Çalıştığımızı fotoğrafla kanıtlıyor, inancımızı fotoğraflarla belgeliyor, üzüntümüzün görüntülerini paylaşıyoruz.
Arkadan vurmanın ayıp sayıldığı, arkadan vuranın toplumdan dışlandığı bir kültürden geliyorduk. “Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek” diye büyütülen çocuklardık oysa. Bir yetime para verip ya da bisiklet alıp bunları da görüntüleyerek böbürlenecek kadar nasıl kendimizden geçtik?
Mangal yaparken acaba koku yayılır da durumu olmayanların canı çeker mi, diye düşünen bir toplumdan kendinden önce yemek sofrasını görüntüleyen bir topluma nasıl geldik biz?
Cenaze evine “Onların şimdi acısı var.” diyerek yemek taşıyan bir anlayıştan cenaze evine yemek yemeye giden bir görgüsüzlüğe nasıl bulaştık biz? Ünlülerin cenazelerine, cenazeye katılan diğer ünlülerle özçekim yapmak için giden insanlar neden çoğaldı bu kadar?
“Sana gelen bana gelsin” diye türküler söyleyen bir güzellikten gelip de aldatıldığını düşünen bir erkeğin, eşinin görüntülerini pervasızca yayınladığı bir arlanmazlığın pençesine ne zaman düştük biz?
Kötülükleri de koruyor ve kolluyoruz artık. Bana dokunmayan yılan değil bizden olan yılan bin yaşasın diyedir artık dualarımız.
“Kabahat de gizli ibadet de.” anlayışını ne zaman terk ettik de siyasileri değerlendirirken o siyasînin Cuma namazında görüntüsünü arar olduk biz.
Bütün bunları “değişim” olarak nitelemek ne kadar doğru, sizce. Bunun adı “değişim” olamaz; olsa olsa olur “yozlaşma” olur. Bunu anlayacağız bir gün ama iş işten geçmiş olacak.






