Türk'ün İstikbali
Bir yiğidin Malazgirt Meydanı’nda Sultan Alparslan’ın ordusunda savaşarak canını Türk’ün istikbali uğruna feda edişinin destansı hikayesidir.

0:00 / 6:57
Son hazırlıklarımı bitirmiştim. Atımın kuyruğunu bağladım. Uzaktan Sultan Alparslan, beyaz kaftanı üstünde, beyaz atı ile yanıma geldi. Diz vurup selamladım.
Halep üzerinden Dımaşk'ı alıp Mısır'a geçip Şii Fatımi Devleti'ne son vermek niyetindeydi; lakin Romen Diyojen'in Malazgirt, Münbiç ve Erciş'i geri istediği mektup gelince on beş bin kişilik hassa askerleri ile Ahlat'a gelmişti.
Sultan, Diyojen'e barış teklifinde bulunmuştu ama imparator bunu alaya almıştı. Ve:
“İsfahan için, Hemedan'dan daha güzel diyorlar; şayet öyleyse ben ve ordum İsfahan'da, atlarım da Hemedan'da kışlayacaktır. Barış antlaşmasını Rey'de yapacağız.” demişti.
Romen Diyojen belki de Bizans tarihindeki en kalabalık ordu ile geliyordu. Selçuklu ordusu ise çevredeki vassal kuvvetleriyle elli bin kişiyi buluyordu. Diyojen'in ordusu dört katımızdı. Malazgirt Ovası'na yerleşmiştik. Ordunun sağ komutası bendeydi. Süphan Dağı'nı arkamıza aldık. Okçular ise diğer tepelere yerleşmişti.
Savaş düzenimizi almıştık. Sultan konuşma yapmak için öne geçti:
— Yiğitlerim! Beylerim! Askerlerim!
— Bugün burada emreden bir Sultan, emredilen bir asker yoktur. İyice bilin ki bugün ben de sizler gibiyim! Benimle beraber olup bütün varlığını Allah'a, İlahi Kelimetullah davasına adayanlar şehadete ererlerse cennete; sağ kalırlarsa zafere kavuşacaklardır. Bu meydanda ölürsek şehit, sağ kalırsak gazi oluruz. Eğer olur da Hak Teâlâ bana şehadet şerbetini nasip ederse, size vasiyetim odur ki oğlum Melikşah'ı dinleyin, ona itaat edin ve sultanlığını tanıyın.
Kılıcını çekip meydanı gösterdi ve şöyle devam etti:
— Burada bu cenkte olmak istemeyen, kalbinde en ufak bir şüphe olan, en ufak kaygısı olan varsa, şu an bizden ayrılsın! Hakkım onlara da helaldir. Unutmayınız ki zafer ancak inananlarındır.
Kılıcını havaya kaldırınca bütün ordu birlikte pusatları havaya kaldırdık:
— Eğer ettiğimiz yeminden döner isek, cenkten geri durur isek, bu ak pusatlarımız bedenimize gök gibi girsin, al kanımıza bulanıp kızıl çıksın!
— Gök girsin, kızıl çıksın!
— Gök girsin, kızıl çıksın!
— Gök girsin, kızıl çıksın!
— Allahuekber!
— Allahuekber!
— Allahuekber!
Yanımda durmakta olan yüzbaşı bana döndü:
— Beyim, şu karşıdakiler...
Eli ile Peçenek ve Uz tarafını işaret etti.
— Aynı dili konuşuruz, aynı kültürü yaşatırız, aynı sembolleri kullanırız. Bu ayrılık niyedir? Meydanda kardeş kanı da mı dökeceğiz?
Onlar paralı askerlik yaparlar. Aynı soydan olduğumuz doğru; kardeş kanı meselesine gelince Sultanımız en doğrusunu bilir, demekle yetindim. Açıkçası benim de aklımda şüpheler vardı ama elden ne gelir.
Hücum borusu ile merkez hat hücuma geçti. Yoğun bir ok yağmuruna tutmaya başladık. İki ordu birbirine tüm süratiyle yaklaşıyordu. Ön saflarda yoğun bir çarpışma dönmeye başladı. Ok yağmuru gündüzü geceye çeviriyordu. Hele yaydan çıkan binlerce okun çıkardığı ıslık sesi, meydanda yıldırım gibi gürlüyordu. Baskın yaparcasına saf aralarına dalıyorduk. Amacımız olabildiğince düşmanı yıpratmaktı.
Ricat borusu çalmaya başladı:
— Atı ricat ettirin!
Emir meydanda yankılanmaya başladı. Hemen çevremdeki erlere ricat emrini ilettim. Ricat hareketini düzenli yapmak büyük önem taşıyordu. Bizans ordusu bozguna uğradığımızı düşünmeye başlamış olacak ki kuvvetleri bozulmaya başladı. Tek amaçları bizi takip etmekti.
Ricat hareketi devam ederken geriye dönük ok yağmurlarına devam ediyorduk. Bizans ordusu genişleyip merkez hatta baskı yapıyordu. Tam da bu sırada Uz ve Peçenek Beyleri saf değiştirip kılıçlarını Bizans'a doğrulttular ve atlarını mahmuzlayıp bizlerle birlikte ricat hareketine katıldılar. Anlaşılan o ki soydaşlık hala bakiydi.
Ardından Sultan'ın emriyle tepelerin arkasındaki birlikler, Bizans ordusunu kuşatmaya başladı. Bizler de yapmakta olduğumuz sahte ricata son verip atlarımızı mahmuzlayıp var gücümüzle meydana atıldık. Diyojen'in arkada bıraktığı ihtiyat tümeni, Bizans ordusunun çevrildiğini görünce direkt kaçmaya başladı. Peçenek ve Uzlar'ın desteği ile moral bulan asker, daha istekle savaşa girmeye başladı.
At üstünde çarpışırken, karşıdan gelen şövalye atıma hamle yapınca atımla birlikte yere kapaklandım. Sırt üstü yere serilmişken üstüme bir şövalye atladı. Bıçağını dik bir şekilde tutarak boğazıma dayamaya çalışıyordu. Tek elimle kolundan tuttum, diğer elimle parmaklarımı gözlerine daldırdım. Elini ters çevirip bıçağı kalbine sapladım ve üstümden fırlattım.
Bıçağı ardı ardına göğsüne saplarken, karşıdan gelen askerin kafama attığı tekme ile geriye savruldum. Elimdeki bıçak düşmüştü. Üzerime atladığı sırada ayağımı göğsüne dayadım ve geriye fırlattım. Üzerine çullanıp boğmaya başladım. Elleriyle yüzümü ittiriyordu. Yanı başıma düşen bıçakla boğazını kestim. Sıçrayan kan tüm yüzüme bulaştı.
Kendimi toplayıp ayağa kalktım. Bizans ordusu bozguna uğramıştı. Kaçmaya çalışanlar oluyordu. Arkadan dizime aldığım darbe ile diz üstüne çöktüm, ardından sırtıma iki kılıç yarası yedim. Yerden kılıcımı alıp çarpışmaya devam ettim.
Hızlı bir hamle ile düşmanın yanından kayıp kılıcını aşağıdan yukarıya savurdum. Göğsümden gelen bir sızıyla irkildim. Başımı eğip baktığımda mızrağın ucunu görüyordum. Karşımdaki düşman bu fırsatı kaçırmadı, iki tane derin yara açtı. Arkamdaki mızrağı geri çekti ve dizlerimin üstüne çöktüm.
Başımı kaldırdım; hilalin gölgesi üstüme vuruyordu sanki. Ve son hamle... Kılıcını kaldırıp göğsüme sapladı. Bulunduğum yere yığıldım. Ayaklarımın dibine, karşımdaki düşman yığıldı; benimle aynı kaderi paylaşıyordu.
Meydana ilk çıktığımda içimde bir boşluk vardı. "Ne için?" diyordum kendime. Şimdi hepsi anlam bulmuştu işte.
Dudaklarımdan bir kelime çıktı:
İstikbal.
Kendi istikbalim değil, Türk milletinin istikbali içindi hepsi. Hafifçe tebessüm ettim. Kelime-i Şehadet getirdim. Türk sancağının gölgesi altında son nefesimi verdim.






