U-mutluluk
Mutluluk ile mutsuzluk arasında sıkışmak değil, onları kovalamayı bırakıp insanın kendini gri bir dengede kabul ederek varoluşu olduğu gibi yaşamayı öğrenmesidir.

Mutluluk mu?
O da ne…
Herkes bir yerlerde mutlu olmanın yollarını arıyor. Kimi bir şehir değiştiriyor, kimi bir insan, kimi de sadece kendinden kaçıyor. Herkesin ortak bir isteği var oda mutlu olmak. Sanki ulaşılması gereken bir durak, sanki varınca her şeyin düzeleceği son istasyon…
Ben ise başka bir yolun yolcusuyum. Ben, mutsuzluğa alışmanın eşiğinde geziyorum. Bu yüzden şimdi kalemi elime aldım.
Mutlu olmak istemiyorum. Sadece mutsuz yaşamaktan yoruldum.
Uzun zamandır alışageldiğim bir durumun içindeyim. Hayat sanki tek bir duyguya indirgenmiş gibi… Bir sorun varsa mutsuzum. Peki ya sorun yoksa? O zaman da mutlu değilim. Arada bir yerdeyim. Ne sevincin coşkusunu yaşıyorum ne de hüznün acısını.
Sadece var oluyorum.
İnsan, sürekli mutluluğu aradığında, bulamadığı her anı eksiklik sanıyor.
Oysa belki de hayat, mutluluk ile mutsuzluk arasında gidip gelen bir döngü. Bazen sadece düz bir yol. Ne iniş var ne çıkış. Sadece yürüyorsun.
Belki de bu yüzden mutlu olmak gibi bir talebin içinde olmamak gerekiyor. Çünkü beklenti büyüdükçe, hayal kırıklığı da büyüyor. Mutluluğu hedef koymadığında ise, insan yavaş yavaş alışıyor hayata.
Ne büyük sevinçler arıyor ne de küçük hüzünlerden kaçıyor.
İşte belki de insan, tam da o noktada huzura yaklaşıyor. Mutlu olmaya çalışmadığında, mutsuz olmaktan da kurtulmaya başlıyor.
Evet, belki biraz karışık oldu. Ama galiba mesele zaten karışık. Çünkü insanın duyguları çoğu zaman net değil; adı konulamayan bir boşlukta, tanımı yapılmamış bir hissin içinde yaşıyoruz bazen.
Bu yüzden biraz daha açmakta fayda görüyorum.
Ben’sel Mesele 7. His kitabımda netlik üzerine bir yazı yazmıştım. Bilmeyenler için biraz açmak istiyorum. O yazıda, insanların ya siyah olması gerektiğini ya da beyaz olması gerektiğini düşündüğümü oysa hayatın bu kadar keskin çizgilerden ibaret olmadığını aslında insanların griden ibaret olduğunu fark ettiğimi anlatmıştım.
Çünkü zamanla şunu gördüm insan dediğimiz varlık siyah ile beyaz arasında bir yerde duruyor.
Ne tamamen iyi olabiliyor ne de bütünüyle kötü. Hepimizin içinde biraz merhamet, biraz kırgınlık, biraz iyilik, biraz da karanlık var. Kimse tamamen melek değil, olamıyor da. Ama kimse tamamen şeytan da değil.
Belki de bu yüzden insanı anlamak, onu siyah ya da beyaz diye ayırmaktan değil gri olduğunu kabul etmekten geçiyor. Çünkü gri, kusurlarıyla var olan bir gerçeğin rengi.
Ne mükemmel ne de tamamen eksik…
Sadece insan.
Aslında mutluluk ile mutsuzluk arasında da tam olarak böyle bir denge var. Tıpkı siyah ve beyaz arasında kalan gri gibi…
Galiba en çok burada yanılıyoruz. Çünkü bize hep iki seçenek sunulmuş gibi öğretiliyor. Ya mutlusundur ya da mutsuz. Ya iyisindir ya da kötü. Ya siyahsındır ya da beyaz. Oysa hayat, bu kadar keskin çizgilerden oluşmuyor.
Mesele, duygulara isim koyma telaşımız olabilir mi? İnsan hissettiği her şeyi tanımlamak istiyor. Çünkü tanımladığında kontrol edebileceğini sanıyor. Mutluluğa bir anlam yüklüyor, mutsuzluğu bir problem olarak görüyor. Oysa bazı duygular vardır ki, ne çözülmesi gereken bir sorun ne de ulaşılması gereken bir hedeftir. Sadece vardır.
Belki de mutluluğu büyüten şey, onu sürekli aramamızdır. Belki de mutsuzluğu derinleştiren şey, ondan kaçmaya çalışmamızdır. Oysa insan, ne mutluluğu kovalamalı ne de mutsuzluktan kaçmalı. İnsan, sadece hissettiği yerde durmayı öğrenmeli. Ulaşılması mecburi değil, fark edilmesi gayet yeterli bir hal diye düşünüyorum.
Belki de insanın aradığı mutluluk değil, neşeyle hüznün birbirine karışmadığı o sakin duraktır. Çünkü insan, en çok ne mutlu olduğu anlarda büyür, ne de mutsuzluğun en dibinde.
İnsan, en çok arada kaldığında kendini bulur.
Kendinizi bulabileceğiniz yazılarda görüşmek dileğiyle..






