Yenilgi
Hayatın yükleri ve hayal kırıklıklarıyla tükenen bir adamın, İstanbul’da tutunamayışını kabullenip her şeyini geride bırakarak şehre ve geçmişine veda edişini anlatır.

Yine başladı fırtına. Gitmeliyim. Sığınacak bir liman bulmalıyım.Bitik bir masalın hüznü var içimde.
Hani masal kahramanı devlere yenilip ölmüş ve masal bitmiştir ama, uyuyamamıştır ya çocuk.
Öylesine kırık ve bitik…
Ağlasam o çocuk gibi hıçkıra hıçkıra, neyi çözümlüyor ki ağlamak? Bağırsam, haykırsam neyi çözümlüyor ki?Artık ne gözlerimde boğazın yeşille sevişen mavisi, ne yüreğimde kanat çırpıştıran deniz kuşları…Ve yalnızlığımın sevgilisi, Beylerbeyi’ndeki o şirin kıraathane... Ne de sen…Sen,sen ki hayallerimin kızı… Toparlanıyorum… Ne varsa, anamdan armağan deforme bavula tıkıştırıyorum. Benim diyebildiğim ne varsa… Fi tarihinden kalma esnemiş, solmuş, dirsekleri parçalanmış kazaklar, göğsüne kadar sarkan yakalarıyla, demode apoletli gömlekler, sararmış mendiller, defalarca elden geçirilmiş ağlarıyla iki yazlık pantolon, topukları yırtık çoraplar, paçavra olmuş astarıyla babadan kalma giyilemeyecek bir kaban, küçülmüş tişörtler, içinde fırıldak olduğum ekose bir ceket, lastikleri kopuk külotlar, albümsüz fotoğraflar, fotoğrafsız iki çerçeve, kızımın yaptığı sulu boya şaheserler, kırık kasetler, mahzun aşk mektupları, şiir denemeleriyle dolu bir defter, yorgun kalemler, bunalım yüklü saman kağıtları; yenik yüreğim, kanayan özgürlüğüm, paramparça düşler, yarım yaşanmış mutluluklar, tükenişe koşuşturan umutlar, umutlar, umutlar…Bavul kapanacak gibi değildi. Tuhaf, anlayamadığım bir mülkiyet içgüdüsüyle her gittiğim yere gözüm gibi taşıdığım, bir türlü atamadığım, kopamadığım bu partallardan kurtulmanın tam zamanıydı. Vazgeçerim kaygısıyla hepsini alelacele liğme liğme ederek onlardan boşalan bir koliye doldurup, giriş kapısının önüne bırakıyorum. Kazakları, gömlekleri, babadan kalma kabanı, mektupları, fotoğrafları, kağıtları, şiir defterini, her şeyi… Hazırdım artık. Boşalan bavulumu kapatıyorum ve son kez, yayları atık, paslı somyama uzanıyorum. Üzerine bir yatak koyamadığım somyama… Tavandaki kara nem lekelerini sayıyorum belki bininci kez. Giderek çoğalan, genişleyen, birbirlerine doğru yakınlaşan, yer yer buluşan ve bir örtü gibi tavanın eskimiş beyazlığını örtmeye başlayan kara nem lekelerini… Duvar köşelerinde korkusuzca ağlarını ören, küçük gövdelerinden çıkan uzun bacaklarıyla odanın çok sayıdaki ürkünç konukları pamuk örümceklerini selâmlıyorum yeniden. İçimde terk edilmişlik hissi uyandıran bu odada, öldürmenin ve ağlarını temizlemenin hiçbir yararı olmayacağı düşüncesiyle ölçülü bir dostluk geliştirdiğim ve sanki hayatlarını bağışlamış olmamın can borcunu ödercesine ne somyama, ne eşyalarıma, ne de gövdeme ilişmeden düzenlerini oluşturan pamuk örümceklerini… Çürümüş pervazlarında, cam niyetine naylon gerilmiş pencerelerinde, düşmesin ve soğuk geçirmesin diye tahtalarla desteklenmiş balkon kapısında, kırılmış, kabarmış marleylerinde, sıvası dökülmüş çıplak duvarlarında gezdiriyorum gözlerimi odamın, saygıyla. İçimde tarifi imkânsız bir hüzün… Acı daha doğrusu. Başarısızlığımın acısı. Yenilgimin…
İki yıl önce gelmiştim bu kente. Benden başka herkesin içini ısıtan güneşiyle, bir Temmuz günü. Güneşin parlak ışınlarıyla aramda geçit vermez bir bulut oluşturan ve kaderimmişcesine hayatıma tüneyen, kara kuşlarından kaçmıştım Ankara’nın. Gövdemi iki yanımdan acımasızca sıkıştırıp, ezmeye çalışan dar sokaklarında, nerede başlayıp, nerede sona ereceğini çok iyi bildiğim sıkıntılı caddelerinde, dört adımda tüketiverdiğim ve beşinci adımda dönmek zorunda kaldığım, yaşanılan bir an gibi kısa bulvarlarında, sabah ve akşam saatlerinde yaşanan itiş kakışıyla beynimin posalaştığı duraklarında peşimi bırakmayan, keskin bir bıçak gibi duygularımın sonsuzluğuna iniveren, dönüverdiğimde nelerle karşılaşabileceğimi kestiremediğim köşe başlarında, telefon tellerindeki ses dalgalarında, gözlerden uzak posta kutularında, karargâh haline getirilmiş kahvehanelerinde, pastanelerinde, patronlarının bir akşam yemeğine emeğimi sattığım işyerlerinde, ‘evim’ diyemediğim evlerinde karşıma dikilen, gecelerime, gündüzlerime, aşklarıma, dostluklarıma üşüşen, etimi didikleyip, kanımı emen leş yiyicilerinden, sesimi tutuklayan fil kulaklarından, gez-göz-arpacık bakışlarından kaçmıştım. Çocukluğumu, gençliğimi, altmışlık anamı, babamın mezarını o kocaman kafeste bırakıp, terk etmiştim Ankara’yı. Ve kendimi, Boğaz’ın serin sularına oltasını sallamış bir balıkçı kadar hırslardan, tutkulardan uzak ve sıradan hissettiğim, kimseyi tanımadığım, kimsece tanınmadığım, yalnızca içimde uçsuz bir özgürlük duygusu yaratan deniziyle tanış olduğum bu kente atmıştım.
Benliğimi kuşatan bütün aptal kuşkulardan, zavallı korkulardan arınıp, deniz kuşlarıyla dost olmuştum. Küçük bir damla gibi mavisine karışmış, binbir parça dağılmış, her hücremle, her zerremle, her köşesine yayılmıştım. Ve anamın rahminden henüz düşmüşcesine çığlık çığlık toprağına vurmuştum. Üsküdar’dan, Kuzguncuk’tan, Beylerbeyi’nden, Bostancı’dan, Burgaz Ada’dan…
Tam iki yılım geçmişti bu kentte, bu odada. Bir somya, bir iskemle, bir bavul ve iki koliyle dizayn edilmiş bu küçük odada. Kiraları ödenmiş onsekiz ay ve ödenememiş altı ay. Kara kuşların yolduğu etlerimi bu odada pansuman etmiş, umutlarımı bu odada çıçeklendirmiş, kazandığımdan fazla ödeyip kiraladığım bu odada kanatlandırmış ve bulutlara doğru uçurmuştum. İşsiz kalmıştım, parasız kalmıştım, aç kalmıştım, üşümüştüm. Ama açlıkları, parasızlıkları, işsizlikleri ve soğuğu hep bu odada kağıtlarımla paylaşmış ve bu somyada terlemiştim soğuk kış günlerinde. Sımsıcak koynunda uyumuştum sevgilimin; özgür gecelerimin kucağında. Sevgiyle çarpan yüreğini dinlemiştim, en güzel masalı dinlercesine… Bu somyada ten beraberliğinin içimde yarattığı yaşama sevinciyle sarsılmış, bu somyada doyumların, hazların doruğuna ulaşmış, engel tanımayan aşkları bu somyada tanımıştım. Kara kuşların bulamadığı bu odada, yüreğimi yeniden kırmızıya boyamıştım. Sokak lambalarının titrek ışıkları odamın duvarlarında dans etmeye başlamış, gitme zamanım yaklaşmıştı. Yola çıkmalıydım artık. Bir an önce uzaklaşmalıydım bu yerlerden. Bir an önce sığınacak yeni bir liman bulmalı, yalnızlığımı gömebilecek gösterişsiz bir mezar kazmalıydım. Yüreğimde duygularla yankılanan sevda çiçekleri solmadan, son yaprağı da çevirip kapatmalıydım kitabı. Sarıp sarmaladığı benliğimle, sonsuza dek okumak istediğim bu masal kitabını…Usulca doğruluyorum somyadan. İkircikli adımlarla pencereye yaklaşıyorum. Dışarda sis yine. Ve yine çamaşır topluyor karşı apartmandaki güzel sarışın. Bir diğeri mutfakta yemek yapıyor. Neşeyle söylediği türküyü dinliyorum dudaklarının hareketinden. “Pencereleri kapatın” diye bağırıyor kaygılı bir anne çocuklarına. Bir baba balkona çıkmış, puslu havasını soluyor kentin. Bir baba ellerini oğuşturuyor çıtır çıtır yanan sobanın karşısında. Bir küçük kız ders çalışıyor.Bacalardan is is sıcaklık yayılıyor gökyüzüne. Odamın dışındaki bu sıcaklığa yöneltiyorum düşlerimi. Başımı kaldırıyorum, gökyüzünü göremiyorum. Kara bir çarşaf gerilmiş sanki. Sokakta, apartmanın giriş kapısının önünde iki sevgili vedalaşıyor ıslak gözlerle. ‘Güzeldi’ diyor kız, ‘Yaşanılanlar hep güzeldi…’ ‘Sonluydu ama,’ diyerek başıyla onaylıyor delikanlı. Kız apartmana giriyor, oğlan boş adımlarla sapaktan kıvrılıp, gözden kayboluyor. Nemlenen bakışlarımı odamdan çıkılan balkona çevirip ‘Yenildim’ diyorum heceleyerek. ‘Yenil-dim! Ben bu kenti başaramadım!’ Ağır hareketlerle balkon kapısını aralıyorum. Günlerdir balkonda aç aç bekleşen, odama girebilmek umuduyla pencerenin naylonunu delik deşik eden kara kuşları içeriye davet ediyorum. Büyük bir hengâmeyle odaya doluşuyorlar. Etlerimi didiklemeye, kanımı içmeye başlıyorlar. Gagalarından güçlükle kurtardığım bavulumu kapıp, panik içinde merdiven boşluğuna koşuyorum. Bavulu evin kapısının önüne, kolinin yanına fırlatıyorum ve koşarak iniyorum merdivenlerden.
İşte teslim oluyorum ey hayat!
Ve elveda şehr-i İstanbul.




