Havuç ve Sopa
İnsan, ödül ve ceza mekanizmasının ötesine geçtiğinde gerçek anlamda özgürleşir. Toplum, düzenini bu mekanizmalarla kurabilir; fakat hakikati ve adaleti yaşatacak olan, ancak havuç ve sopanın ötesinde erdemi seçen karakterlerdir.

0:00 / 16:13
İnsanın en temel tanımında akıl (us) ve iradeye vurgu yapılır. Genel geçer, ortak paydalarla tanımlanan bu iki unsur, erdemin de vazgeçilmez ön koşullarındandır. Us ve iradenin kalıpları ve ölçütleri çoğunlukla tartışılmaz; uslu ve iradeli olmak hem takdir ve iltifatla taltif edilen karakter özellikleridir hem de kişiliğin nirengi noktalarını oluşturur. Peki ya us ve iradeyi belirleyen biz değil de mahalle baskısı, örf, yasa gibi çevresel faktörlerse? Ya özgür ve erdemli sandığımız hayat, kavanozdaki adamının tahayyülünden ibaretse?
Bunun üzerine düşünmeyi denediğimde, insanın davranışlarını yönlendiren güçlere; ödül ve cezaya, havuç ve sopaya odaklanıyorum.
Zihnim yoğun ve yorgun, alnım yanıyor. Editörüm Gökhan beyin tüm telkinlerine rağmen üzerinde yoğunlaşamadığım üslup, yazım dili ve cümle/kelime tercihlerimi anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum. Umarım beni anlarsınız.
Hayat görünmez ellerin yönlendirdiği bir sahne gibidir. Somut olarak bir kuklacı ve ipler olmasa da bireylerin davranışlarını yönlendiren temel araçlardan biri ödül ve ceza dengesidir. Toplum; düzenini korumak, bireyleri uyumlu kılmak ve otoriteyi meşrulaştırmak için bu iki mekanizmaya başvurur. Çocuğun dersini yaptığı için aferin alması, çalışanın performansı karşılığında terfi veya ikramiye ile ödüllendirilmesi, yasayı ihlal edenin hapis veya para cezasına çarptırılması; hepsi aynı ilkenin farklı yansımalarıdır.
Havuç ve sopa. Bu başlığı seçmemin nedeni, ödül ve ceza mekanizmasının hayvan eğitiminde de temel bir yöntem olmasıdır. Örneğin bir at doğru davranış gösterdiğinde havuç ile ödüllendirilir; yanlış yaptığında ise sopa ile cezalandırılır. Havuç ve sopa, hayvanın öğrenmesini sağlar ama iradesini geliştirmez.
(Burada sopaya takılan ılık popolu tatlı su hayvanseverlerine okumayı bırakmalarını tavsiye ediyorum. Sadece bu yazıyı değil tamamen okumayı…)
Havuç ödülün ve takdirin sembolüdür. İnsan, bir şeyi yaptığı için övülür, alkışlanır, ödüllendirilir, takdir ve taltif edilir. İnsanın maddi veya manevi gereksinimlerinden bazılarını karşılayan herhangi bir şey ödüldür. Ödüllendirilme beklentisi ve ihtiyacı davranışlara şekil verir. Shakespeare’in oyunlarında kahramanlar çoğu zaman toplumun takdirini kazanma beklentisiyle hareket eder; Hamlet’in adalet arayışı bile, başlangıçta toplumsal beklentilerle şekillenir.
Sopa ise cezanın, toplumsal baskının, yaptırımın timsalidir. Kişi yanlış bir adım attığında korkar, dışlanır, hakir görülür, tecziye edilir. Ortaçağ Avrupası’nda suçluların toplum önünde cezalandırılması, sopanın bireyler üzerindeki etkilerinin yanı sıra muktedirlerin toplum üzerindeki sosyolojik baskı unsuru olarak etkilerini de gösterir. Sopa, itaat gerektiren ve kaçınılması gereken bir tehdittir.
Ödül, doğası gereği çekicidir. İnsan zihni, geleceğe dair bir tatmin ihtimali gördüğünde çoğu zaman olasılığı sorgulamadan ona yönelir. Hatta bazen vaat edilen ödül nesnel olarak değersiz olsa bile, cazibesi insanı kendisine bağlar ve belirli davranışlara yönlendirir. Sopa ise, yapılmaması gerekenin çevresine örülmüş bir duvar gibidir. İnsan, cezadan kaçınmak için korkuyla belirli davranışlardan uzak durur. Böylece ödül ve ceza, en temel haliyle davranışları şekillendirir. Bu mekanizma, yalnızca hayvanlarda olduğu gibi bir öğrenme aracıdır; insanın karakterini, vicdanını ve erdemini şekillendirmemelidir.
İnsan, ödül ve ceza sisteminin ötesine geçebilen, düşünebilen, sorgulayabilen ve erdemli seçimler yapabilen bir varlıktır. Öyle ki, insanın hayvandan üstün olmasının ölçütü, yalnızca ödül ve ceza ile yönlendirilmekle kalmayıp, kendi us ve iradesiyle doğruyu seçebilmesidir.
Gerçek özgürlük, güçlü karakter ve erdem ödül beklentisi ya da ceza korkusu olmadan yapılan seçimle ortaya çıkar. Bu seçim, insanın kendi us ve iradesinden yükselir; ne dışsal baskıların ne de geçici arzuların esiridir. Erdem, tam da burada netleşir; havucun cazibesine kapılmadan, sopanın tehdidine boyun eğmeden doğruyu seçmek…
Sokrates, Atina’nın yoğun siyasal ve toplumsal baskısı altında, ölüm korkusunu bir yana bırakarak doğruda ısrar etmenin ne demek olduğunu göstermiştir. Ölüm cezası almasına ve vazgeçip kaçma fırsatı sunulmasına rağmen Sokrates’in duruşu, ödül ve cezanın ötesine geçen erdemin simgesidir; ölüme rağmen hakikati savunmak; insanın erdemini, karakterini, özgürlüğünü ve vicdanının bağımsızlığını korumasının güçlü örneklerinden biridir.
İnsan kalabalıkları, ödül peşinde koşan ya da cezadan kaçanlarla doludur. Havuç ve sopa dengesine göre şekillenen kişilikler… Bu basit denge, insanı ahlaki özünden koparan bir tuzak da olabilir. Birey doğruyu yalnızca ödül için yapıyor ya da cezadan kaçmak için yanlıştan uzak duruyorsa, gerçekte özgür bir iradeyle hareket etmiyor demektir. İşte felsefenin, sosyolojinin ve psikolojinin temel sorularından biri; İnsan salt doğruyu, aleyhine sonuçlar doğursa da savunabilir mi? Ve bu tavır, toplumsal düzenin ötesinde nasıl bir anlam ifade eder?
Bu soruya verilen yanıtlardan bazılarına değinirsek;
Kant, ahlakın faydaya dayandırılmasını kesin biçimde reddeder. Ona göre gerçekten ahlaki olan eylem, “ödev”den kaynaklanır; yani bir insan, doğruluğu sonuçlarından bağımsız olarak, sırf doğru olduğu için seçtiğinde ahlak yasasına uygun davranır. Dolayısıyla ödül beklentisi ya da ceza korkusu, eylemin değerini ortadan kaldırır. Kant’ın “iyi niyet” vurgusu, erdemi çıkar ilişkilerinden kurtarıp saf vicdana bağlar.
Aristoteles ise meseleyi farklı bir açıdan ele alır. Ona göre erdem, alışkanlıklarla kazanılan bir “karakter hali”dir. İnsan doğru davranışı tekrar ettikçe içselleştirir ve zamanla ödül veya ceza mekanizmasına gerek kalmadan doğru olanı yapar. Burada erdem, bireyin içsel dengesiyle toplumun yararı arasında kurulan uyumun ürünüdür.
Hannah Arendt, modern çağın otoriter rejimlerinde gördüğümüz itaat kültürünü analiz ederken, ödül ve ceza düzeninin nasıl totaliter bir itaat mekanizmasına dönüşebileceğini gösterir. “Kötülüğün sıradanlığı” kavramı, insanların çoğu zaman büyük kötülükleri, ödül beklentisiyle ya da cezadan korktukları için, yani tamamen sıradan gerekçelerle işlediğini açıklar. Buradan bakıldığında, gerçek erdem, işte bu sıradan itaat zincirini kırıp “hayır” diyebilenlerin tavrında belirir.
Nietzsche ise daha radikal bir perspektif sunar: Ona göre ödül ve ceza sistemi, “sürü ahlakı”nın bir aracıdır. Toplum, güçlü bireyi törpülemek, farklı olanı hizaya sokmak için mükafat ve tehdidi kullanır. Gerçek erdem, sürüye rağmen kendi değerlerini yaratmak ve bunun bedelini ödemeyi göze almaktır.
Michel Foucault da benzer bir eleştiriyle, modern toplumda iktidarın disiplin mekanizmalarını çözümler. Hapishane, okul, kışla, fabrika gibi kurumların hepsi, bedenleri ve zihinleri ödül-ceza düzeniyle disipline eder. Ona göre bu düzen, bireyi itaatkar kılarken görünürde özgürmüş gibi hissettirir.
Albert Camus ise bu tartışmayı daha varoluşsal bir zemine taşır. İnsan, absürd bir dünyada, anlamsızlığın ortasında yaşar. Bu dünyada erdem, herhangi bir ödül beklentisi olmaksızın, ceza tehdidine aldırmaksızın, yalnızca doğru bildiğini yapmaktır. Camus’un “başkaldıran insanı”, adaletsizliğe karşı çıkar; bunun ödül getirmeyeceğini bilse de başkaldırıyı seçer.
Émile Durkheim, toplumun normlarla bireyi şekillendirdiğini söyler. Ceza, sadece suçluyu değil, aynı zamanda caydırıcılığı ile tüm toplumu disipline eden bir araçtır. Bu nedenle işlevseldir; fakat aynı zamanda bireyin özerkliğini sınırlayabilir.
Weber, modern toplumun rasyonel hukuk düzenini incelerken, kuralların ödül ve ceza mantığıyla içselleştirildiğini gösterir.
George Herbert Mead, bireyin benlik gelişimini toplumsal etkileşimlere bağlar; çocuk, başkalarının tepkileriyle benliğini inşa eder. Dolayısıyla ödül ve ceza, kimlik oluşumunun ilk adımlarında belirleyicidir.
Bourdieu ise toplumsal alanlarda bireylerin ödül ve ceza sistemlerini “sembolik sermaye” aracılığıyla deneyimlediğini açıklar; onay görmek bir ödül, dışlanmak bir cezadır.
İbn Haldun ise bu konuyu tarihsel-sosyolojik düzlemde derinlemesine işler. Ona göre devletler ve toplumlar, güçlü bir “asabiyet” sayesinde yükselir. Bu asabiyet, çıkar beklentilerinden öte, ortak doğru ve dayanışma etrafında kurulduğunda toplum güçlenir. Fakat zamanla bu dayanışma çıkar ilişkilerine, ödül ve ceza dengesine indirgenince çözülme başlar. İbn Haldun’un tespiti, erdemin toplumsal düzenin temeli olduğunu, fakat düzenin yozlaşmasının da ödül-ceza mekanizmasının aşırılaşmasıyla başladığını gösterir.
B. F. Skinner’ın davranışçı yaklaşımı, öğrenmenin temelinde pekiştirme olduğunu savunur. Pozitif pekiştirme (ödül) ve negatif pekiştirme (cezanın kaldırılması) bireyin davranışlarını şekillendirir. Fakat bu yaklaşım, insanı salt dışsal uyaranlara indirger.
Lawrence Kohlberg ise ahlaki gelişimi evrelere ayırarak daha nüanslı bir bakış sunar. Ona göre ilk evrelerde birey, doğruyu yalnızca ödül kazanmak veya cezadan kaçmak için yapar. Ancak ahlaki olgunluk geliştikçe, birey toplumsal sözleşmeyi ve evrensel ilkeleri kavrar; nihai aşamada ise kişi, doğruyu sırf doğru olduğu için savunur. Bu, Kant’ın ödev ahlakıyla uyumlu bir modeldir. Böylece erdemin ödül ve ceza ötesine geçen bir olgunluk meselesi olduğunu doğrular.
Cemil Meriç, bu tablonun içine bizim coğrafyamızın sesi olarak girer. Ona göre hakikatin peşinde koşmak, çoğunlukla “yalnızlığı göze almak” demektir. Meriç, “münevverin kaderi”nin topluma rağmen, hatta bazen toplum tarafından cezalandırılarak doğruda ısrar etmek olduğunu söyler. Onun kaleminde ödül ve ceza mekanizması, toplumun sürüleşmesini kolaylaştıran bir araçtır. Hakikati dillendiren, çoğu kez cezayı göze alır; alkış ve ödül ise çoğunluğun hoşuna giden sıradan doğrulara yöneliktir. Meriç’in ifadesiyle, “hakikat bir kale gibidir, onu kuşatan yığınların alkışına değil, yalnız bir yüreğin cesaretine ihtiyaç duyar.” Bu perspektif, Kant’ın ödev ahlakını ve Camus’nün başkaldırısını, yerli bir entelektüel damardan tamamlar.
Hukuk ve etik alanında ise mesele daha somut bir şekilde tartışılır. İnsan hakları belgeleri, bireyin haklarını devletin ödül ve ceza düzenine karşı koruma çabasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları, çoğu kez ulusal devletlerin cezalandırıcı mekanizmalarını sınırlar ve bireysel özgürlükleri savunur. Burada hukuk, salt cezalandırıcı değil, aynı zamanda onarıcı bir işlev üstlenmelidir. Çünkü hukuk yalnızca caydırıcılık üzerinden işlerse, bireyin erdemli davranışlarını değil, sadece korkuya dayalı itaatini teşvik eder. Oysa gerçek adalet, bireyi doğruda ısrar etmeye cesaretlendiren bir düzenle mümkündür.
Bütün bu tartışmalar ışığında, erdemin özü açığa çıkar: mükafat umuduyla değil, cezaya rağmen doğruyu savunmak… İbn Haldun’un toplumsal çözülme analizinden Kant’ın ödev ahlakına, Camus’nün absürd karşısındaki başkaldırısından Arendt’in sıradan kötülük eleştirisine, Cemil Meriç’in münevver yalnızlığına kadar bütün düşünürlerin mutabık olduğu nokta şudur: İnsan, ödül ve ceza mekanizmasının ötesine geçtiğinde gerçek anlamda özgürleşir. Toplum, düzenini bu mekanizmalarla kurabilir; fakat hakikati ve adaleti yaşatacak olan, ancak ödül ve cezanın ötesinde erdemi seçen bireylerdir.
Tarihsel örnekler, bu teorilerin ete kemiğe bürünmüş halidir. Antik Yunan’da Sokrates, Atina mahkemesinde ölüm cezasına çarptırıldığında, kaçma fırsatı bulmasına rağmen doğru bildiğini savunmayı sürdürdü. Onun için adalet, ödül beklentisine değil, hakikatin kendisine dayanıyordu. Ortaçağ’da Engizisyon’un zulmüne rağmen düşüncelerinden vazgeçmeyenler, çoğu zaman işkenceye uğrayarak yaşamlarını yitirdiler. Modern çağda Gandhi, İngiliz sömürgeciliğine karşı pasif direnişi seçti; defalarca hapse atıldı, ama doğruda ısrarı Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasını sağladı. Martin Luther King, Amerika’da ırkçılığa karşı mücadelesinde tehditlere, hapis cezalarına ve nihayetinde ölüm tehlikesine rağmen doğruyu savundu. Nelson Mandela, 27 yıl hapis yatmasına rağmen direndi ve Güney Afrika’da başlattığı siyahlara eşitlik fikri tüm dünyada kazandı. Bu örnekler, erdemin ödül ve cezayı aşan bir kararlılık olduğunu güçlü tanıklarla ortaya koyar.
Bugün modern dünyada, siyasetin, ekonominin ve medyanın vaat ettiği ödüller ve tehdit ettiği cezalar arasında yaşayan insan, çoğu zaman konforunu ve güvenliğini kaybetmemek için suskunluğu seçiyor. Oysa tarih bize gösteriyor ki, insanlığın ilerlemesi hep bu suskunluğu bozanların, doğruyu aleyhlerine sonuçlar doğursa da savunanların eseridir. Erdem, kolay kazanılan bir paye değildir; çoğu kez bedel ödemeyi, dışlanmayı, cezalandırılmayı göze almak demektir. İnsanın gerçek değerini belirleyen de işte bu bedeli göze alabilme cesaretidir.
Fildişi kulesiden çıkıp, dikensiz hasbahçesinin konfor alanından vazgeçerek sahipleneni ne kadar az olur olsun, bedeli ne olursa olsun hakikati cesurca savunanlara selam olsun.
Vesselam…






