İlham
İlham, beklenen bir mucize değil; yazmaya başlandığında kendiliğinden ortaya çıkan, kusurlardan ve akıştan doğan bir içsel güçtür.

0:00 / 2:36
İnan bana, yok böyle bir şey. Bu, bekleyerek geleceğine inandığın bir oluşum değil.
Bekleyerek, duraksayarak, donakalarak, olmuyor. Bazen bir harfle, sonra bir kelime, ardından cümleler oluşunca elinin altındaki kağıtta.O bekleyerek geleceğini sandığın ilham, tam da şu anda yanında sandalyede oturuyor. Ve artık başladım yavaş yavaş yazmaya. Kendimi ifade eden o cümleleri gökyüzünden düşer gibi toplamaya.
Ertelemeden, beklemeden, durmadan yazıyorum şimdi, Selçuk Kızıldağ’ın da dediği gibi “Bekareti bozulmamış kalemimle yazmayı deniyorum.”
İlham aslında gökten düşen bir armağan değil, içten taşan his, bir akıştır. Bazen sessizliğin ortasında bir fısıltı olur bana, bazen kalabalığın içinde kulağıma çarpan tek bir kelime. O mesajı alırım hafıza dolabıma koyar ve zamanı geldiğinde, çıkartırım. Koyarım kağıdın üzerine elimdeki kalemle ve bana o mürekkepten dökülenler ilham olur. Ve ben artık onu beklemem aslında; ben yazmaya başladığımda, o da gelir yanıma oturur.
Bir şeyleri kusursuz düşünmeye gerek yok aslında. Çizgisi yamuk bir harf, belirsiz bir kelime bile bana yeni bir dünyanın kapısını aralayabilir. Bambaşka yollardan hatta hiç yürünmemiş o yeni patikalarda ilerlememi sağlar. İlham, çoğu zaman kusurlardan sızar. Bazen yanlış yazılmış bir cümlede, bazen silinip yeniden yazılan satırda kendini belli eder. İşte bende defalarca kez yazıp yazıp silerek, ilerliyorum, belki yavaş ama kendi adımlarımla.
İşte o yüzden ilham, uzakta bir şey değil, yaptığım eylemin içinde gizli. Kalemimi oynattıkça, parmaklarım tuşlara değdikçe, yavaş yavaş beliriyor. Ki zaten artık ben ona “gel” demem; yazmaya başladığımda zaten oradadır.
Belki de tek sır, başlamayı ertelememektir.
Gökyüzünden düşen yıldızlar gibi farkına vardım ki, o cümleler birer birer kağıdıma düşer. Ben sadece yakalarım. Çünkü yazmak, ilhamı beklemek değil; yazarken onun geldiğini fark etmektir.





