İlkbahar
Otuz yıl sonra bile, ilk gençlikte yaşanan o bahar sabahının ve ilk aşkın heyecanı, hala kalpte taptaze bir duygu olarak yaşamaya devam eder.

0:00 / 4:02
Otuz yıl önce, bugün, bir ilkbahar sabahı… Ben henüz on altı yaşındaydım. Pencereyi açtığımda gözüme ilk çarpan şey, ince bir sisin ardından süzülen güneş ışıklarıyla mor ve pembe çiçeklere bürünmüş kavakların, erik ağaçlarının arasında kıpırdayan rüzgâr oldu. Kuşlar uykusuz bir sevinçle öterken, bahar kokusu odaya doldu; toprağın ve ıslak çimenin kokusu burnumda, içimde yeni bir şeyler uyanmıştı.
O sabah her zamanki sabahlardan değildi; sanki kalbim göğsümden çıkıp uçacak gibiydi. İçimde bir telaş, bir telaş... Hani sabah uyanırsın da “Bugün bir şey olacak.” dersin ya, bendeki de öyle bir şeydi. Daha dün aynı sokaktan geçerken hiçbir şey hissetmemiştim ama o sabah okul çantasını hazırlarken bile elim titriyordu. Annem “Bir şeyin mi var?” diye sorsa belki “Hayır, sadece bahar.” derdim. Ama aslında biliyordum; bahar değildi. Seninle karşılaşacağımın heyecanıydı bu.
Okula giderken her köşeyi, her kaldırım taşını tanıyordum. Ama o sabah hepsi başka görünüyordu. Erik ağacının dalları beyaz çiçeklerle dolmuştu; senin oradan geçip geçmeyeceğini düşünerek daha hızlı yürüyordum. Kalbim, adımlarımı duyacak kadar güçlü atıyordu. “Acaba gelir mi? Acaba görür müyüm?” diye sorup duruyordum yol boyu kendi kendime. Bu düşünce bile yüzüme garip bir gülümseme yayıyordu. Çantam omzumda sallanıyor, rüzgâr saçlarımı dağıtıyordu ama umurumda bile değildi. Tek derdim o sabah seni görmekti.
Ve birden sen belirdin. Elinde kitapların, çiçeklerin arasından yürüyordun. Gülüyordun. Benim için bütün dünya o anda durdu. Baharın kendisi miydin, yoksa bahar senin gülüşünü mü yansıtıyordu bilmiyorum. Ama içimdeki bütün mevsimler değişti. Kış bitti, karlar eridi, kuşlar döndü; bir anda dünyam yepyeni bir rüzgâra kapıldı.
Sınıfta yan yana oturmazdık. Ama teneffüslerde koridorda adımlarımız birbirine karışırdı. Seninle yan yana yürüyebilmek için saçma sapan zamanlamalar yapardım; sırf seninle aynı anda kantine gideyim diye ders bitiminde çantamı hızlı toplardım. Seninle karşılaştığımız zaman iki kelimeyi bir araya getiremez, gözlerine iki saniyeden fazla bakamazdım. Sanki her bakışında içimdeki bütün kelimeler birbirine karışır, dilim dolaşırdı.
Ama geceleri… Sabaha kadar telefonda konuştuğumuz olurdu. Sesin, uykunun kenarında bir ninni gibi dolanırdı kulaklarımda. Ertesi sabah okula uykusuz gider, ilk iki edebiyat dersinde başımızı sıraya koyar uyuklardık; öğretmen “Yine mi?” diye sorar, biz gülümserdik. İkimiz de bilirdik neden uykusuz olduğumuzu ama hiç söylemezdik.
Ay rengini esmer teninden alır, güneş bile sıcaklığını senden kıskanırdı. Bahar, baharlığını senin yüzünden bulurdu.
Otuz yıl geçti ama hala o sabahların heyecanı içimde yaşıyor. Pencereyi açıp baharın kokusunu içime çektiğimde, o on altı yaşındaki çocuğun kalbi yeniden çarpıyor. Mor salkımlar açmış, erik ağaçları çiçeklerini sergiliyor, kuşlar hala aynı heyecanla ötüyor. Bazen fark ediyorum ki, zaman ne kadar geçerse geçsin, bazı anlar, bazı insanlar ve bazı hisler hiç kaybolmuyor.






