İyi Olmak Bazen Kötüdür
İyilik, herkese dağıtılacak bir zayıflık değil; karakterini koruyarak yalnızca kıymet bilen insanlara emanet edilecek en büyük güçtür.

Çok uzun zamandır en çok kendi kişiliğimle sınanıyorum. Garip olan şu ki, bu sınavı kötü biri olduğum için değil, iyi kalmaya çalıştığım için veriyorum.
Beni tanıyan birine “Gökhan Çolak kimdir?” diye sorsanız, muhtemelen ilk söyleyeceği şeylerden biri “kibar ve naif bir adam” olur. Bunu kendimi övmek için söylemiyorum. Anlatmak istediğim şey tam da burası aslında.
İnsanlar nezaketi unutmuş bir çağda yaşıyor. Sürekli kabalığa maruz kalan, terslenmeyi normalleştiren, saygısızlığı karakter sanan bir düzenin içinde, kibar olmak artık alışılmış bir erdem değil şüpheyle karşılanan bir istisna haline geliyor.
Birine sesini yükseltmediğinizde zayıf sanıyorlar. İncelikle konuştuğunuzda bir beklentiniz olduğunu düşünüyorlar. İyi davrandığınızda bunun bir çıkar hesabı olduğuna inanıyorlar. Çünkü insanlar çoğu zaman gördükleri kadarını değil, alıştıkları kadarını gerçek kabul ediyor.
Son zamanlarda kendime sık sık aynı soruyu sorarken buluyorum: “Acaba neden böyleyim?” sonra düşünüyorum…
Belki de yanlış olan benim iyi olmam değil iyiliğin bu kadar yabancı karşılanmasıdır.
Şunu özellikle söylemek isterim:
Benim size saygı göstermem, sizin bunu fazlasıyla hak ettiğiniz anlamına gelmez. Bu, benim karakterimin bir parçası. Ben makama değil insana saygı duyarım. Çocuğa da aynı gözle bakarım, yaşlıya da. Kadına da aynı nezaketle yaklaşırım, erkeğe de.
Çünkü benim saygım, karşımdakinin kim olduğuna göre şekil değiştirmez.
Ne var ki bazı insanlar bunu kendilerine verilmiş özel bir ayrıcalık sanıyor. Saygıyı hak edilmiş bir ödül değil, kişiye özel bir imtiyaz gibi görüyor. Sonra da o sınırı zorlamaya başlıyorlar.
İşte insanı yoran tam olarak bu. İyi olmak bazen gerçekten kötüdür. Çünkü insanlar, nezaketi çoğu zaman zayıflıkla karıştırır. Oysa en zor şey, kabalaşmadan güçlü kalabilmektir. Ben yine de böyle yaşamaya devam edeceğim.
Hak etmeyen insanlara denk geldim diye kendimden vazgeçecek değilim. Birkaç kötü tecrübe, yılların karakterini değiştirmemeli. Çünkü insan, başkalarının tavrına göre değil kendi vicdanına göre yaşamalı.
Peki hiç mi hak eden yok?
Var. Hatta buradan Saye’ye küçük bir selam göndermem gerekir.
Uzun zamandır nezaketin karşılığını bu kadar zarif veren birine rastlamamıştım. Bazı insanlara iyi davranmak bir fedakarlık gibi gelir. Bazılarına ise, onlara gösterdiğiniz en küçük incelik bile eksik kalmış, az bile hissi bırakır.
Saye ikinci gruptan.
Güzelliği yalnızca yüzünde değil, insanın içinde yankılanan cinsinden. Öyle ki bazen kendimi davranışlarımı ölçüp tartarken değil, nezaketimi ona yetiştirmeye çalışırken buluyorum. İnsan bazı insanların yanında rol yapamaz sadece daha iyi biri olmak ister.
İşte o zaman anlıyorum…
Sorun benim fazla iyi olmam değilmiş.
Sorun, iyiliği yanlış insanlara israf etmekmiş. Bugün dönüp geriye baktığımda, iyi ki karakterimden vazgeçmemişim diyorum. Çünkü hak edene hakkını verebilmenin, inceliği gerçekten anlayan birine denk gelmenin tarifi zor bir huzuru var. Meğer nezaket, doğru insana ulaştığında yük olmaktan çıkıp insana gurur oluyormuş.
Evet, benim yazılarımda sık sık bir kararsızlık görürsünüz. Çünkü ben vardığım yeri değil, vardığım yere kadar geçtiğim yolları yazıyorum. İnsan dediğiniz şey bir günde değişmiyor. Dönüşüm, çoğu zaman kendi içinde yapılan uzun tartışmaların sonucudur. Ben de o tartışmaları saklamıyorum.
Evet, ben böyleyim. Evet, suiistimal edilmeye müsait taraflarım var ve evet, bunun bedelini zaman zaman ödüyorum.
Ama şuna da inanıyorum: Bir insanın karakteri, onu kullananlarla değil ona kıymet verenlerle anlam kazanıyor. Belki bu yüzden, iyi niyetim beni yanlış insanlara götürdüğü kadar doğru insanlara da götürüyor. Hatta belki de o doğru insanlar, bu karakterimin bana bıraktığı en kıymetli ödül.
O yüzden değişmeyeceğim. Başkalarının kabalığına benzeyerek güçlü olmayı değil, kendi nezaketimi koruyarak güçlü kalmayı tercih edeceğim.
Lakin, bu iyi niyetimi suiistimal edenleri de hayatımdan sessizce çıkartacağım ama keskin kalemimden de geçirmeyi unutmayacağım.
Bir de işin görünmeyen bir tarafı var.
İnsan, uzun süre hangi davranışa maruz kalırsa ona göre refleks geliştiriyor. Sürekli kabalık gören biri, nezaketi de bir tuzak sanabiliyor. Sürekli çıkar ilişkileri içinde yaşayan biri ise samimiyetin ardında mutlaka gizli bir hesap arıyor.
Çünkü alışık olmadığımız şeylere çoğu zaman nasıl karşılık vereceğimizi bilemeyiz. Benim karşılaştığım durum da tam olarak bu oluyor. Nezaketimle karşılaşan insanlar, ona nasıl yaklaşacaklarını kestiremiyorlar. Bunun yerine savunmaya geçiyorlar.
“Sen çok naifsin ben seni üzerim.” gibi cümleler kuruyorlar.
Oysa fark etmedikleri şey şu:
Ben kırılabileceğimi bilmeden iyi davranmıyorum. Tam aksine, kırılmanın ne demek olduğunu bildiğim için kimseyi kırmamaya çalışıyorum.
Naiflik, hayatı tanımamış olmanın değil hayatı tanıyıp yine de kabalaşmamayı seçmenin adıdır.
O yüzden size küçük bir nasihat.
İyiliğinizden vazgeçmeyin, sadece onu hak etmeyenlere israf etmeyin.
Çünkü karakter, herkese aynı kapıyı açmak değil kimin o kapıdan içeri girmeyi hak ettiğini bilmektir.
Dilerim hayat, nezaketinizi zayıflık sanan insanlardan çok ona kıymet veren insanlarla karşılaştırır sizi.
Umarım beni de. :)
“Süveyda’ların gidişini, Saye’ler bilir.
Ben Saye’yi yazdıkça şiir kendiliğinden gelir.”






