Beyanlar

KISMET: Epilepsiden Kaçış ve Çocuk Gelinliğin Görünmeyen Yaraları

Epilepsili çocukların hastalıkları bahane edilerek erken yaşta evliliğe zorlanmasının, bilgisizlik, yoksulluk ve toplumsal baskının ürettiği ağır bir çocuk hakkı ihlali olduğunu anlatan toplumsal bir yüzleşme metni.
KISMET: Epilepsiden Kaçış ve Çocuk Gelinliğin Görünmeyen Yaraları
0:00 / 10:09
Bu ülkenin bazı evleri vardır; sessizlikleri bile ağırdır. Perdeler içeri ışık almaz, konuşmalar kısık sesle yapılır, mahremiyet denen şey çoğu zaman çocuğun kaderi hâline getirilir. Özellikle bir evde bir çocuk hasta doğmuşsa ya da erken yaşta bir sağlık sorunuyla mücadele etmeye başlamışsa, toplumun ve ailenin bakışı anında değişir. Hastalık, çocuğun omuzlarına yüklenir; o yük altında ailesi de ezilir fakat çoğu kez suçlu ilan edilen yine çocuğun kendisi olur. Epilepsi de böyle bir hastalık.Ülkemizde hâlâ yanlış bilinen, hâlâ kulaktan dolma bilgilerle yönetilen, hâlâ “akılla değil kaderle” açıklanmaya çalışılan bir durum. Epilepsili çocukların yaşadığı tıbbi zorluklardan önce, toplumun onlara yüklediği yanlış algılar onları daha derinden yaralar. Birçok kişi hâlâ epilepsiyi “cin çarpması” gibi hurafelerle açıklamaya çalışırken, bazıları da bunu “evin bahtına çöken uğursuzluk” olarak algılıyor. Bu algı, özellikle yoksullukla birleştiğinde, çocuğun yaşam hakkına yönelen çok daha tehlikeli bir baskıyı doğuruyor: Çocuk yaşta evlilik. Bugün bazı bölgelerde hâlâ, epilepsisi olan kız çocuklarının “evde yük olmasın”, “biri sahip çıksın”, “belki evlenince düzelir” düşüncesiyle erken yaşta evliliğe zorlandığını biliyoruz. Bu gerçek, sadece bir haberde karşılaşılan bir istatistik değil,birçok çocuğun yaşamının sessiz çığlığıdır. Çocuk gelin,çocukların bedenini ve geleceğini elinden alan bir travmadır.Epilepsi ise zaten kırılgan bir bedeni taşıyan bir hastalıktır. Bu iki yük bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo, sadece bireysel bir dram değil;toplumsal bir yaradır. Bu yazıda, epilepsisi olan bir çocuğu “çaresizlik” gibi görüp evlendirmeye çalışan ailelerin toplumsal, psikolojik ve kültürel arka planını anlamaya çalışacağız. Çünkü mesele yalnızca sağlık değildir; mesele yalnızca evlilik değildir. Mesele bu topraklarda hâlâ çocukların kısmet diye yetişkinlere teslim edilmesidir. Öncelikle şu soruyu sormak gerekiyor: Bir aile, kendi çocuğunun hayatını karartacak bir kararı neden verir? Neden onun eğitim hakkını, büyüme hakkını, gelişme hakkını elinden alır? Neden küçük yaşta evlendirmeyi bir çözüm sanır? Bu soruya verilecek cevap tek boyutlu değildir. Ekonomik çaresizlikten tutun, toplumsal baskıya kadar, aile içi bilgi eksikliğinden inanç kalıplarına kadar birçok katmanı vardır. Fakat temelde iki büyük yanlış inanış öne çıkar: Birinci yanlış: Epilepsinin evlilikle düzelebileceği. İkinci yanlış: Epilepsili bir çocuğun gelecekte “kimse tarafından istenmeyecek” olması. Bu iki yanlış bilgi, günümüzde yüzlerce kız çocuğunun kaderini mühürlemektedir. Epilepsi, modern tıbbın çok iyi anladığı bir hastalıktır. Doğru tedaviyle, doğru düzenlemelerle, sağlıklı bir yaşam düzeniyle kontrol altına alınabilir. Bu hastalığın çözümü ne evlilikte ne başka bir insana sığınmaktadır. Fakat tıp bilgisinin ulaşmadığı, sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu, eğitimin düşük olduğu yerlerde aileler hâlâ bu hastalığı anlamakta zorlanır. Bir çocuk bayıldığında, kasıldığında, titrediğinde ailede büyük bir korku baş gösterir. Bu korku, zamanla utanca dönüşür. Utanç büyüdükçe, çocuğun hastalığı saklanması gereken bir sır olur. Hastalık kimsenin diline alınmasın diye, kız çocuğu evden uzaklaştırılmak istenir. Çünkü aile, çocuğun nöbet geçirmesindense onu bir başka eve göndermenin daha “kolay” olduğunu zanneder. Asıl kırılma da burada başlar. Küçük bir kız, daha ne olduğunu anlayamadan bir başkasının evine gönderilir; üstelik hastalığıyla başa çıkacak bir desteği bile olmadan. Çünkü çoğu durumda, bu evlilikler gizlenen bir gerçeğin üzerine kuruludur: “Kızın rahatsızlığı var ama geçer, evde iki nöbet geçirirse alışır, zamanla düzelir.” Bu cümleler ne kadar acımasız görünse de hâlâ sıkça duyduğumuz şeylerdir. Bazı aileler ise kızlarını evlendirdiklerinde sorumluluğun başkasına geçtiğini düşünür. Yani bir hastalık, “yük” gibi görülüp başkasına aktarılır. Bu anlayışın kendisi bile başlı başına bir toplumsal şiddet biçimidir. Oysa epilepsisi olan bir çocuk, ailesinden kaçmak değil, ailesinin desteğiyle hayata tutunmak ister. Eğitim hakkını, sosyal yaşamını, güvenliğini, tedavisini sürdürebilmek ister. Bir çocuk için en büyük ilaç sevgi ve sabırdır; erken yaşta evlilik değil. Ailelerin erken evliliği bir çıkış olarak görmesinin bir başka nedeni de “namus” baskısıdır. Bazı yerlerde epilepsi, kız çocuğunun bayılma anlarında “kontrolünü kaybetmesi” şeklinde yorumlanır ve bu durum utanç kaynağı gibi görülür. Bu saçma algı, çocuğun hem hastalığını hem de kimliğini değersizleştirir. Kızın bayılması, sanki onun iradesini değil ailesinin onurunu yıkar gibi algılanır. Bu nedenle, “evlendirelim, başımızdan gitsin” düşüncesi ailelerde hızlıca yayılan bir refleks olur. Ekonomik yük de ailelerin aldığı kararlarda etkili olur. Epilepsili bir çocuk için düzenli ilaç, düzenli doktor kontrolü, dikkatli bir yaşam düzeni gerekir. Bu, yoksul bir aile için ağır bir sorumluluk olabilir fakat burada unutulan şey şudur: Bu sorumluluğu taşımamak, çocuğu erken yaşta evlendirmekle sonuçlanmamalıdır. Çünkü çocuk gelin, bir aileyi kurtarmak için değil, zaten kırılgan olan bir çocuğun yaşamını daha da karartmak için zemin hazırlar. Toplumsal açıdan bakıldığında, bu olayların arkasında bir başka görünmeyen el daha vardır: Çevre baskısı. Köyde, kasabada, küçük mahallede herkes birbirini tanır. Her evin penceresi ötekine bakar. Her davranış izlenir. Bu yüzden epilepsili bir çocuğun nöbet geçirmesi bile “gıybet malzemesi” hâline getirilebilir. İnsanlar konuşur, fısıldaşır, abartır, ekler biçer. Aile, bu baskının gölgesinde daha büyük bir hataya sürüklenir. Çünkü çevrenin dediğine kulak vermek, çocuğun iyiliğini düşünmekten daha kolaydır. Çocuk gelin vakalarının çoğunda dışarıdan gelen emir etkisi büyüktür. “Kızını büyütmeden ver, hastalığı ilerlemesin.” “Evde kalırsa kimse almaz, şimdiden bir yuvası olsun.” “Genç gelin olursa daha iyi bakılır.” Bu cümleler, gerçekte çocuğun hayatını çalan cümlelerdir. Ve çoğu zaman aileler, bu baskıların ağırlığı altında çocuklarının sesini duymaz hâle gelir. Epilepsiden kaçış yoktur; ama epilepsili bir çocuğun sahipsiz bırakılmasından kaçış vardır. Bu kaçış, ancak doğru bilgilerle, doğru destek mekanizmalarıyla, eğitimle ve toplumsal farkındalıkla mümkündür. Bugün bir kız çocuğu sadece hastalığı olduğu için evliliğe zorlanıyorsa, bu ülkede hâlâ çözülememiş büyük bir sorun var demektir. Sorun, sadece çocuk gelin değildir; sorun, hastalığı olan bir çocuğu kader diye damgalayan zihniyetin kalıcılığıdır. Bir kızın adı “Kısmet” olduğunda bile, onun hayatına yön veren şey kader değil, toplumun yanlış alışkanlıkları olur çoğu zaman. Oysa gerçek kısmet, bir çocuğun özgür yaşam hakkıdır. Eğitimle güçlenen, kendi geleceğini seçebilen, hastalığı ne olursa olsun destek gören çocukların kaderi, kader değil seçimdir. Onların kısmeti, özgür nefes aldıkları bir hayattır. Bu yazıyı okuyan her yetişkinin kendine şu soruyu sorması gerekir: Epilepsili bir çocuğun elinden tutmak varken, onu evliliğe iten toplumun parçası olmak ister miyiz? Bir çocuğun alnına “yük” damgası vurulmasına sessiz kalmak, belki de en ağır suçlardan biridir. Çünkü çocuk, kendini savunamaz; çocuk, karar veremez; çocuk, büyümeden büyütülemez. Bugün bu ülkede hâlâ “çocuğun hastalığı geçsin diye evlendirelim” cümlesi kuruluyorsa, toplumun bilgi düzeyinde büyük bir yarık var demektir. Sağlık hakkının, eğitim hakkının ve çocuk koruma mekanizmalarının yeterince işlememesi, bu yanlışların sürmesine neden olur. Bir kız çocuğu hasta olduğunda ilk yapılması gereken şey ona sevgi, tedavi, destek sunmak olmalıdır; değil ki onu yeni bir eve göndermek. Epilepsi bir kader değildir; çocuk gelin ise kader diye gösterilen bir zulümdür. Bu yazı, hastalığı olan her çocuğun sesi olsun. İster epilepsi, ister başka bir rahatsızlık olsun… Onların kısmetini belirleyecek olan biz yetişkinlerin vicdanıdır. Eğer bir çocuk, kendi kararlarını verecek yaşa gelmeden bir evlilikle karşılaştırılıyorsa, o çocuğun hakkını savunmak hepimizin sorumluluğudur. Çünkü hiçbir hastalık bir çocuğun geleceğini rehin alacak kadar büyük değildir. Asıl hastalık, çocukları kader diye yetişkinlerin oyununa teslim eden zihniyettir ve biz bu zihniyeti değiştirmeden hiçbir çocuk gerçekten iyileşemez.

İlginizi Çekebilir

Yorumlar

0/5000

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!