Küçük Yalanların Gölgesi
Küçük yalanlar sahiciliğimizi çürütürken, hakikati taşımak acı verse de insana onur ve gerçek bir yaşam sunar.

“İnsan, hakikatten kaçmak için gerçeği en hafif kılığa büründürür.” – Albert Camus
Her gün söyleniyor aynı kelimeler: “Geliyorum.” “İyiyim.” “Merak etme.” “Birazdan
hallederim.” Söylenmesi kolay, ağızdan çabucak düşen ama kalbin derinliklerinde ağır bir iz
bırakan sözler bunlar. Çoğu zaman farkına varmıyoruz, oysa her biri gerçeği örtmek için
dilimize düşmüş birer gölge. Küçük görünüyorlar, masum gibi akıyorlar ama insanı en çok
tüketen şey de işte bu küçük yalanlar oluyor.
Yalanın büyüğü insanın içini sarsar, vicdanına çarpar, bir tokat gibi yüzüne iner. Ama küçük
yalan sessizdir, fark ettirmeden gelir, yerleşir ve kök salar. Dostoyevski’nin söylediği gibi:
“İnsan, kendi kendine söylediği yalanlarla başlar aldanmaya.” Biz de aldanıyoruz. Her gün
tekrar edilen o sıradan yalanlar, bir damla su gibi içimizde birikir; önce bir gölcük, sonra bir
deniz olur. Ve bir gün fark ediyoruz ki, içinde yüzdüğümüz deniz aslında suskunluğumuzun
denizidir.
Belki de çağımızın en büyük yalanı, “İyiyim”dir. Çünkü “iyi değilim” demek cesaret ister.
İnsanın yarasını göstermesi, incinmişliğini dile getirmesi, zayıflığını açığa vurması kolay
değildir. Dünya güçlü görünmemizi ister, biz de güçsüzlüğümüzü gizlemek için “iyiyim”e
sığınırız. Oysa gerçek zayıflık, yarayı saklamaktır. Nietzsche boşuna dememiştir: “Beni
öldürmeyen şey, beni güçlendirir.” Ama biz çoğu zaman güçlenmekten çok gizlenmeyi
seçeriz.
Ahmet Haşim, “Hakikatin en güzel tarafı, onun biraz örtülü kalmasıdır” der. Belki de bu
yüzden küçük yalanlara razı oluyoruz. Çünkü çıplak hakikati taşımak sandığımızdan daha
ağırdır. İnsan, gözlerini gerçeklere dikerse, kalbinin ne kadar çıplak, ruhunun ne kadar
korunmasız olduğunu görür. Bu yüzden perdeler arıyoruz, gölgeler buluyoruz, kelimeleri
kalkan yapıyoruz.
Ama her küçük yalan aynı zamanda bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Bir arkadaşına
“geliyorum” dediğinde aslında hiç niyetin yoksa, bir başkası “yarın hallederim” deyip o yarını
hiç getirmiyorsa, yavaş yavaş sahicilik kayboluyor. İlişkiler, samimiyet değil, ezberlenmiş
cümlelerle ayakta durmaya başlıyor. Böylece büyük bir kalabalık doğuyor: Aynı yalanları
tekrarlayan ama birbirine dokunmayan insanların kalabalığı.
Yine de bütün bu tekrarın içinde bir an geliyor. Hakikatin dile düştüğü tek bir an. O anda
bütün perdeler yırtılıyor, insan çıplak kalıyor. Bir bakış, bir söz, bir itiraf, bütün yalanların
ağırlığını dağıtıyor. Mevlana’nın dediği gibi: “Bir tek doğru söz, bin yalanı susturur.” Hakikat,
insana böyle iner; bir damla hakikat, bir deniz yalandan daha güçlüdür.
Küçük yalanların hayatımızda bıraktığı iz belki hemen görünmez. Ama zamanla, insanın içini
yoran asıl şeyin onların birikmiş ağırlığı olduğunu fark ederiz. Sorulması gereken soru şudur:
Küçük yalanlar bizi yaşatıyor mu, yoksa içten içe çürütüyor mu? Belki onlar olmadan
ilişkilerimiz daha kırılgan olurdu; ama belki de daha sahici olurdu. Çünkü hakikat, bazen
acıdır ama iyileştirir. Yalan ise tatlıdır ama çürütür.
Nietzsche, “İnsan, hakikati bilmekten değil, onunla yaşamaktan korkar” der. Biz de biliyoruz
hakikati; ama yaşamaya cesaret edemediğimiz için küçük yalanların gölgesine sığınıyoruz. O
gölgelerse bizi hayata bağlamıyor, sadece oyalıyor. Ve insan, oyalandığını ne kadar geç fark
ederse, kaybı o kadar derin oluyor.
Belki de bütün mesele şudur: Küçük yalanlara sığınmadan, hakikatin ağırlığını taşımayı
öğrenmek. Çünkü hayat, ancak hakikatin ışığında sahici olur. Ve sahicilik, insanın sahip
olabileceği en büyük onurdur.






