Ah Minel Aşk
Hikâye, eşini kaybetmeyi kabullenemeyen Taylan’ın, sevk kâğıdına ve umuda tutunarak aşkını on yıl boyunca yaşatmasını anlatan yürek burkan bir sadakat ve yas öyküsüdür.

Ankara’nın gri gökyüzü, o gün hastane bahçesindeki çıplak ıhlamur ağaçlarının üzerine bir kefen gibi serilmişti. Taylan için zaman, Firuze’nin kesik kesik aldığı nefeslerin ritmine hapsolmuştu. Tam kırk dokuz yıl… Yarım asra ramak kala, hayat arkadaşının, "eşitinin” bir mum gibi eriyişini izlemek, Taylan’ın ruhunda telâfisi imkânsız gedikler açıyordu. Firuze’nin bir zamanlar piyano çalan o zarif parmakları, şimdi sadece beyaz çarşaflarda bir iskelet gölgesi gibi duruyordu.
O sabah, başhekim yardımcısı Taylan’ı odasına çağırdı. Masanın üzerindeki dosyalar, artık tıbbın söyleyecek sözünün kalmadığının sessiz tanıkları gibi yığılmıştı. Doktor, yorgun gözlerini Taylan’ın titreyen ellerine dikerek o beklenen ama korkulan konuşmayı yaptı: "Taylan Bey, biliyorsunuz Firuze Hanım’ın durumu oldukça kritik. Biz burada elimizden gelen tüm tıbbi müdahaleyi yaptık ancak mevcut imkânlarımız artık cevapsız kalıyor. Onu daha donanımlı, onkoloji alanında uzmanlaşmış tam teşekküllü bir merkeze nakletmemiz gerekiyor. Oradaki yeni nesil cihazlar ve farklı tedavi protokolleri, belki de beklediğimiz o son kapıyı açar. Bu bir sevk kâğıdı. Şimdi bu kâğıdı alıp hastanenin ilgili mercilerine onaylatın; mühür ve imzaları tamamlayıp bana getirin. Ambulans kapıda hazır bekleyecek, onay geldiği an yola çıkacağız. Vakit daralıyor Taylan Bey, acele etmelisiniz."
Taylan, doktorun ağzından çıkan "başka bir merkez" ve "yeni tedavi" kelimelerini devasa birer can simidi olarak algıladı. Doktorun sesindeki o saklı çaresizliğe değil, sadece kurtuluş ihtimaline odaklandı. Bu kâğıt, Firuze’nin yaşama bileti; durmaya yüz tutmuş bir kalbe umut, damarlarına zerk edilecek bir hayat iksiriydi. "Yetişmeliyim," diye fısıldadı merdivenleri ikişer üçer inerken. "Firuze beni bekler; o karanlığı sevmez, yalnız kalamaz."
Hastanenin labirenti andıran koridorlarında koşarken, elindeki kâğıdı rüzgârdan bile sakınıyordu. Evrak memurunun ağırkanlılığına, mühürlerin basılırken çıkardığı o mekanik "tak" seslerine kalbiyle eşlik ediyordu. Her imza, Firuze’nin solgun yüzüne gelecek bir damla kan demekti onun için. Son imzayı aldığında, mürekkep henüz kurumamıştı. Taylan o ıslaklığın, eşinin alnındaki soğuk teri silecek bir dermana dönüşeceğine inanmıştı.
Doktorun odasına daldığında ciğerleri yanıyor, yüzünde dünyaları fethetmiş bir kâşifin mağrur gülümsemesi parlıyordu. "Tamam!" dedi soluk soluğa. "Bak, eksik yok. Hazırız doktor bey, hadi götürelim onu bu gri şehirden!" Doktorun sessizliği, odadaki saatin tik-taklarını birer balyoz darbesine dönüştürmüştü. Omuzları çökmüş olan hekim, gözlerini Taylan’ın gözlerinden kaçırarak sadece üç kelime fısıldayabildi: "Maalesef gerek kalmadı."
Taylan’ın elindeki kâğıt yere düşmedi ama içindeki umut o an betona çakıldı. Çığlık atamadı; çünkü gerçek acı gürültülü değildir, bir sessizlik labirentidir. O an, Ankara’nın tüm ayazı Taylan’ın kalbine doldu ve kelimelerle birlikte orada dondu kaldı.
Aradan tam on yıl geçmişti. Ankara’nın sert iklimi binaları aşındırmış, ağaçlar boy atmış, Firuze’nin vefat ettiği hastanede binlerce yeni hikâye yazılmış ve sonlamıştı. Ama Taylan için takvim yaprakları o öğleden sonrasında, mürekkebin kurumadığı o saniyede takılı kalmıştı.
On yıldır her sabah saat tam 08:00’de, hastanenin otomatik kapıları açıldığında içeri ilk giren o oluyordu. Üzerinde, Firuze’nin sağlığında son kez ütülediği, artık yakaları aşınmış, mavisi solmuş ama ütülü ceketi vardı. Elinde ise sararmış, kenarları sevgiyle katlanmaktan yumuşamış, on yıl öncesine ait o sevk kâğıdı... Taylan, kayıt bankosundaki görevlilere her sabah aynı taze umutla eğiliyor: "Evladım, onaylar tamam. Doktor Bey'e haber verir misiniz? Firuze Hanım’ı bekletmeyelim, yoruluyor biliyorsunuz" diye küçük bir sitem gönderiyordu.
Ve sonra başhekimlik odasının önündeki plastik koltuğa oturuyor ve öylece bekliyordu. O koltuk sanki Taylan’ın mabedi olmuştu. Oraya oturduğunda, cebinden çıkardığı köstekli saatini Firuze’nin nabzını ölçer gibi kontrol ediyor ve gecikmenin verdiği o derin kaygıyı saniye saniye, yeniden ve yeniden yaşıyordu. Kendisini eve göndermeye çalışan genç hemşirelere acıklı bir ifadeyle ve bir bilge gibi gülümsüyor: "Birazdan çıkacağız kızım, az kaldı. Sadece küçük bir imza eksiği kalmış, onu bekliyoruz." diyerek yerini terk etmiyordu.
Taylan için bu bir akıl tutulması değil, bir sadakat andıydı. O kâğıdı her sabah mühürletmeye çalışırken, Firuze’nin ölmediğine dair kendine verdiği sözü tazeliyordu. Eğer o kâğıttan vazgeçerse, Firuze’nin gerçekten öleceğini düşünüyordu. O kâğıt artık bir evrak değil, Firuze ile arasındaki son fiziksel kordon, bir nevi hayat bağıydı. Her akşam hastane ışıkları loşlaştığında, yavaş adımlarla çıkışa yöneliyor ve kapıdan çıkarken kendi kendine fısıldıyordu: "Yarına kaldı Firuze’m, mühür biraz geç geldi. Ama yarın... Yarın kesin gidiyoruz."
Taylan, on yıldır her gün aynı umutla uyanıyor. Çünkü onun dünyasında Firuze, sadece bir kapının ardında yatmakta, henüz tamamlanmamış bürokratik işlemlerin gölgesinde nefes almakta ve onu beklemektedir. Bazıları buna "trajedi" diyebilir, bazıları ise "delilik". Oysa Taylan’ınki; ölümün bile bitiremediği, mührü hiç kurumayacak, umudu hiç solmayacak o büyük ve sessiz başkaldırıydı: Aşk. Minel Aşk!
Haziran 2026
Kudret KÖKSAL




