Masalımı Duyan Var Mı?
Çocuklara anlatılan her masal, anlatanın kendi çocukluğuna—insanın asıl anayurduna—yaptığı sessiz bir dönüş ve her dinleyen kalbe bırakılan küçük bir iyilik tohumudur.

“İnsanın ana yurdu çocukluğudur” der Jorge Amado.Yüreğimin baş köşesinde taşıyorum bu cümleyi. Çünkü yıllardır anladım ki insan büyür, meslek sahibi olur, anne olur, baba olur, öğretmen olur ama içindeki çocuk hiçbir yere gitmez. Sadece biraz susar. Belki de bir masal sesi duyana kadar.
Ben yıllardır çocukların arasındayım. Bir eğitimci olarak teneffüslerde koşuşturan ayak seslerini, sıraların arasından yükselen fısıltıları, gözlerin içindeki merakı tanıyorum.Ama asıl tanıdığım şey, o merakın içimde de hâlâ yaşıyor oluşu. Çocuklara masal anlatırken onların yüzüne bakmıyorum sadece; biraz da kendi çocukluğuma bakıyorum. Kendi ana yurduma.
Masalları ilk en uzun, en sabırlı hâliyle oğlum Bünyamin’e anlatmıştım. Geceler uzadıkça masallar da uzardı. Bir masal biter, öteki başlardı. Kahramanlar çoğalır, kötüler yenilir, iyiler sabırla beklerdi. Bünyamin’in gözleri ağırlaşırken ben kelimelerin kanatlarında hafiflerdim. O uykuya dalardı; ben anayurduma. Şimdi düşünüyorum da, belki ona masal anlatırken aslında kendi çocukluğuma sesleniyordum. “Dur,” diyordum içimdeki çocuğa, “Henüz gitme.”
Şimdi boş vakitlerimde okul okul geziyorum. Anadolu Masalları anlatıyorum çocuklara. Kimi zaman bir köy okulunda soba kokusuna karışıyor sesim, kimi zaman büyük bir şehrin kalabalık salonunda yankılanıyor. Ama her yerde aynı şeyi görüyorum: Çocukların gözleri masal başladığı anda değişiyor. O gözlerde bir kapı aralanıyor. O kapıdan içeri giren sadece Keloğlan olmuyor, sadece devler, periler, konuşan kuşlar olmuyor. O kapıdan umut giriyor. Cesaret giriyor. İyiliğin mümkün olduğuna dair bir inanç giriyor.
Hatta belki en çok da ben giriyorum o kapıdan.
Bazen kendi kendime soruyorum: Neden bu kadar severek yapıyorum bunu? Neden her masalın sonunda içimde tuhaf bir huzur oluyor? Belki de gerçekten çocukluğuma dönme arzumdan. Belki de ana yurduma duyduğum özlemden. Çünkü insan ne kadar büyürse büyüsün, kalbinin bir yerinde dizleri yara bere içinde, üstü tozlu ama gözleri pırıl pırıl bir çocuk taşır.
Masal anlatırken o çocuğun elinden tutuyorum sanki. “Bak,” diyorum ona, “İyiler kazanıyor hâlâ.” Dünya ne kadar karmaşık olursa olsun, bir masalın içinde adalet yerini buluyor. Kötülük yeniliyor. Sabreden muradına eriyor. Gerçek hayatta her zaman böyle mi? Hayır. Ama çocuklara bunu anlatmak, onların kalbine bir iyilik tohumu bırakmak… İşte bu, dünyanın en gerçek işi.
Şunu biliyorum: Çocuklara masal anlatmak sadece bir etkinlik değil benim için. Bu, bir dönüş. Bir hatırlayış. Bir vefa. Çocukluğuma, hayal gücüne, iyiliğe ve umuda duyduğum vefanın adı.
Belki de insanın anayurdu gerçekten çocukluğudur.Ve ben, her masal anlattığımda pasaport kontrolünden geçmeden, gümrükte beklemeden o ülkeye geri dönüyorum. Sınır kapısında beni bekleyen tek şey, bir çocuğun “Bir tane daha anlatır mısın?” diyen gözleri oluyor.
İşte o an anlıyorum: Ben doğru yerdeyim. Ana yurdumdayım.
Masallar, iyiliğe çağrıdır. Geleceğin dünyasını kuracak olan çocukların yüreğine iyilik tohumu ekmektir. Özellikle günümüzde kötülüğün enkazı altında son nefesini vermek üzere olan iyiliği kurtarma çabasıdır. Bazen durup dururken bağırmak istiyorum: Masalımı duyan var mııııı?






