Vicdan Eyyamcılığı
Sosyal medyada görünürlük ve alkış uğruna vicdanı araçsallaştıran “tatlı su aktivistleri”, merhameti riskten ve sorumluluktan arındırarak hem insanı hem hayvanı hiçe sayan sahte bir ahlak tiyatrosu kurmaktadır.

Günümüzde bazıları yaş, eğitim, meslek, statü fark etmeksizin sosyal medya görünürlülüğü ve “like” odaklı yaşamaya başladı. İletişim teknolojisindeki hızlı gelişmeler ve internete erişim kolaylığı arttıkça sayıları rahatsız edici boyutlara ulaşan bu bazıları hep vardı aslında. İletişimin çoğunlukla yüz yüze yapılabildiği kısıtlı zamanlarda dedikodu mekanizması ile işleyen el-alem tarikatının müritleri teknolojinin yan etkilerinden biri olarak fazla görünür oldular belki de… Mahalle baskısı, sosyal deformasyon gibi konulara girmeyeceğim burada. Eskiden beri var olan dönemine bağlı olarak şekil değiştiren bir konuyu güncel örneklem üzerinden değerlendirip teşbihte hata yapmamayı umarak takdirlerinize sunmaya çalışacağım.
Etkileşim, iletişim, sosyalleşme, ego tatmini veya ilgi çekme gibi amaçlarla kullanılan sosyal medya, bunların yanında vicdan rahatlatma, kimlik edinme, takdir ve tasdik toplama aracına da dönüştü bazıları için. Umarım bu bazıları küçük bir azınlıktan ibarettir ve zamanla ivmelenerek azalırlar.
Yakınen tanıdığınız, geçmişiyle ve karakteriyle detaylı bildiğiniz örnekleri sizlerde gözlemliyorsunuzdur. Kendisinden başka hiç birşeyi düşünemeyecek kadar bencil, en basit durumda dahi kendini ifade edemeyecek kadar içe kapanık, özgüvensiz, başkalarının mutsuzluğunun dedikodusu dışında konuşacak konusu olmayan, mutlu olabilmek için tek motivasyonu çevresindekilerin kendinden daha kötü durumda olmaları gibi kötü (evet aslında salt kötülük bu) karakterdeki insanların sosyal medya tabanlı organizasyonlarda herhangi bir konunun yılmaz bekçisi, gözü kara savaşçısı gibi hareket ettiklerini görmüşsünüz ve şaşırmışsınızdır. Kendilerini “aktivist” olarak nitelendirerek savundukları konu uğruna tek amaçları “iyilik”miş gibi göstere göstere çalışan ve bunun reklamını yapanlardan bahsediyorum. Kısaca tatlı su aktivistleri…
Samimi bir iyi niyetle mücadele eden gerçek aktivistleri saygı ile selamlıyorum. Onlar bu yazının uzak yakın herhangi bir yerinde değiller.
Yazının devamında kakafoniyi minimize etmek ve siz değerli okuyucuyu yorup boğmamak temennisiyle; vicdanları suistimal edip kirleten bu eyyamcı tatlı su aktivistlerini kısaca “ılıklar”, sosyal medya, basın vb her türlü etkileşim alanını da “elalem” olarak ifade edeceğim.
Farklı mecralarda ve mütemadiyen karşımıza çıkan ılıkları sözde hayvanseverler örneği üzerinden değerlendireceğim bu yazıya “Herhangi bir çocuğun bir damla kanının akmaması için sokakta başıboş 1 köpek dahi bırakılmamalıdır” üzerinde biraz düşünüp anlıkta olsa öfkenlenmediyseniz devam edebiliriz.
Konumuz sokak hayvanları değil onları suistimal eden ılıklar.
Ilıklar, elaleme merhametli, sevimli, hassas ve duyarlı gözükmek için güvenli liman olarak seçtikleri sokak hayvanları üzerinden karakterlerinin tüm zayıf ve negatif yönlerini, kısaca kötülüklerini örtmek ve ”iyilik meleği” bir gruba dahil olup vicdanlarını aldatmak/rahatlatmak için görünür oldukları sürece can siperane çalışır uğraşırlar.
Bu ılıklar, çoğu zaman küçük bir azınlık olsa da, etkileri geniş ve sarsıcıdır. Sosyal medya ve basın organları, bu kişilerin sahnesidir; görünürlük ve etkileşimlerini artırır. Bir paylaşım veya fotoğraf, çoğu zaman gerçeğin yerini alır ve fedakârlığın muadili olarak kullanılır. Örneğin, sosyal medyada paylaşılan bir “yaralı köpek kurtarma” fotoğrafı, bireyin gerçek bir risk almasını gerektirmez. Fotoğrafı paylaşmak, görünürlük ve sosyal takdir sağlar. Oysa gerçek risk, sokakta başıboş ve sürüleşmiş hayvanların herhangi bir insana, diğer hayvanlara ve kendisine zarar vermesinin önüne geçebilmek veya bir barınakta gönüllü çalışmaktır. Ilıklar, genellikle ikinci yolu tercih etmez; güvenli limanda alkışlanmak onlara yeter. Amaçta budur zaten. Suni bir vicdan tatmini ve bol bol alkış…
Alkışlanmak için sokak hayvanlarının toplanmasına karşı eylem yapar, belediye görevlilerine fiili saldırıda bulunur, hızlarını almadıklarında köpeklerin saldırısında çocuğunu kaybetmiş bir anneye dahi “çocuğuna sahip çıksaydı” gibi uçuk ve aşağılık ithamlarla saldırabilirler. Vicdan yoksunu ılıkların hedef kitlesindeki diğer ılıklar güvenlikli sitelerinden ultra güvenlikli özel okullara çocuklarını lüks araçlarıyla bırakıp yine güvenlikli iş yerleri ve mekanlar ile sınırlı fanuslarında her gün birilerinin yaralanmasına hatta ölmesine sebep olan sürüleşmiş ve vahşileşmiş sokak köpeklerini “patican” gibi ponçik isimlendirmelerle güzellemeye devam ederken ıskaladıkları hayatın gerçekleri ise milyonlarca insanın yaşamının her anında…
Ilıklar, görünürde merhametli, sevimli ve hassastırlar; ancak yaralanan ve hatta ölen insanı görmezden gelebilecek kadar hasta ruhludurlar. Sömürdükleri konu dışında kalan hiçbir konunun onlar için bir önemi yoktur. Kendilerinin hayvan sever olarak nitelendirmelerine rağmen sokak köpeklerinin parçaladığı kediler onlar için önemsizdir mesela. Evinden okuluna gitmeye çalışırken ısırılan çocuk suçludur. Köpekleri tahrik etmiştir. Ailesi niye yürüyerek göndermiştir… Hepimizin malumu ipe sapa gelmez akıl almaz iğrençlikte vicdanları iğdiş edilmiş ılık saçmalıkları…..
Burada tekrar etmekte fayda var sanırım. Ilık sözde hayvanseverler örneği üzerinden ilerlesek de birçok farklı örnekte benzer sorun ve buhranları görebiliyoruz.
Günümüzde “modern insan”, yalnızca risk ve sorumluluk içermeyen alanlarda “cesur”muş gibi davranır… Ilıklar, topluluk ve sosyal medya sahnesinde aktiftirler; bireysel korkaklık ve çıkarı maskeleyen bir oyun kurarlar. Bir hayvan hakları derneğinin sosyal medya kampanyalarını ve barınak ziyaretlerini düşünelim. Yüzlerce kişi paylaşım ve yorumlarla destek verir, ancak gerçek hayatta yalnızca birkaç kişi aktif olarak görev alır. Geri kalanlar, sahte vicdan tatmini ve görünürlük için oyundadır. Kapitalist sistem ise bu sahte sahneden beslenir, ılıkları sömürür; hayvan hakları temalı ürünler ve sosyal medya kampanyaları, bireyin vicdanını sembolik olarak tatmin etmesini sağlar. Bir tişört veya mama paketi, satıcı dışında kimseye fayda sağlamaz, belki ve sadece birkaç “paticanın” karnını birkaç saatliğine doyurur… Parasını ödeyende ise yalnızca ego ve psikolojik tatmin üretir. Sistem, bireyin bu sembolik eylemlerle tatmin olmasını sağlar ve sahte merhamet tiyatrosunu sürdürür.
Herkesin malumu az veya çok fikir ve bilgi sahibi olduğu “mama lobisi”ni en iyi bilenler sistemden maddi ve manevi menfaat elde eden fonlanan ılıklardır. Ölümüne inkar etseler de; mamaları kesilse gemiyi ilk terk edeceklerde yine bu ılıklardır.
Örnek üzerinde daha fazla vakit kaybetmeden ve sizleri boğmadan biraz da konunun derinlerine inmeye çalışırsak;
Psikolojik açıdan, bu durum “ego tatmini” ve “sosyal onay bağımlılığı” ile yakından ilişkilidir. İnsanlar, grup içinde takdir topladıkça kendilerini değerli hisseder; sahte vicdan tatmini, bireyin gerçek empati ve sorumluluğunu bastırır. Freud’un süperego teorisine göre, bireyin vicdanı toplumsal norm ve görünürlük üzerinden tatmin edilir; bu süreç, gerçek etik ve sorumluluğu geri planda bırakır. İlginçtir ki, birey topluluk içinde güçlü ve güvenli görünürken, yalnız kaldığında sorumluluktan kaçan bir davranış sergiler; tıpkı sürüleşmiş hayvanların bireysel olarak pasif ama topluluk içinde agresif olmaları gibi.
Kant’ın ödev ahlakı perspektifine göre, gerçek erdem ödül ve takdir beklentisinden bağımsız olmalıdır. Ancak ılıklar, çoğunlukla eylemlerini sosyal medya üzerinden ölçer ve değerlendirir. Bir barınaktaki agresif köpeklerin bakımına katılmak yerine yalnızca fotoğraf paylaşmak yeterlidir ve alınan beğeni sayısı, vicdanı suni olarak rahatlatır.
Tolstoy ise iyiliğin görünür veya popüler olana değil, tüm canlılara eşit uygulanması gerektiğini savunur. Ilıklarda seçici merhamet vardır; sevimli ve popüler canlılara gösterilen şefkat, görünmezlerin yani diğerlerinin acılarına duyarsızlıkla birleşir. Popüler bir köpek veya kedi için sosyal medyada kampanya başlatılırken, diğer hayvanlar göz ardı edilir. Bu, bireysel zayıflığın ve toplumsal ahlakın çöküşünün bir göstergesidir.
Durkheim’a göre topluluklar, bireysel davranışları organize eder. Ilıklar, bireysel olarak korkak olsalar da, topluca organize olduklarında agresyon ve tehdit üreten bir sürüye dönüşürler. Tıpkı sömürdükleri patlıcanlar tekken sevimli olsalarda sürüleştiklerinde vahşi ve saldırgan bir çeteye dönüşmeleri gibi…
İbn-i Haldun’un asabiyet teorisi de bu durumu açıklar. Ilıklar, güvenli limanlarda organize olarak kendi çıkarlarını korur ve topluluğun gücünü sahte merhameti meşrulaştırmak için kullanır. Bu, tarih boyunca tekrar eden bir dinamik olup modern hayvanseverlikte güncel örneklerden biridir.
Tüm bu analizler gösteriyor ki, ılıklar vicdanı değil, çıkar ve sosyal prestiji dışında bir hedefi olmayan sözde “iyi” insanlardır.
Mevlana, bireyin kendini tanımasının hakikati bulmanın anahtarı olduğunu söyler: elaleme gösterdiği maskesini çıkaran kişi, kendini ve gerçeği fark eder. Gazali, sahte merhameti “nefsin oyunları” olarak tanımlar ve bireyin akıl-vicdan dengesini kaybettiğinde toplumsal riskin arttığını vurgular. Farabi, birey ve toplum arasındaki erdemli dengeyi işaret eder; sahte vicdan maskesi bu dengeyi bozarak toplumsal uyumu tehlikeye atar. Hacı Bektaş Veli’nin insan-evren-hayvan dengesi anlayışı, vicdanın yalnızca bireysel değil, tüm varlıklar için sorumluluk taşıması gerektiğini hatırlatır.
Kısaca toparlayıp bitirelim. Bu metin hedeflenen asıl konulara nazaran sığ kaldı. Alegorik ve edebi bir şekilde yazabilmeyi isterdim, ya da distopya... Ilıkların görmezden geldiği pek çok yara, zarftan ziyade mazrufa odalanabilenlerin zihinde canlanmıştır. Umarım sözde hayvanseverler örneğine takılmadan dert edilmesi ve çözüm bulunması gereken daha ciddi meseleler üzerinde düşünmenizi sağlamıştır. Eyyamcı ılıklarca yozlaştırılan ve iğfal edilen vicdanlara ve zihinlere ulaşan bir avaz olması temennisiyle…
Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kalabilenlere selam olsun.
Vesselam…






